Şiilerin Hz. Kuran ile alakalı görüşlerinin birden çok boyutu vardır. Bunlardan birincisi
Emevi devrinde yaşıyan ve Emevi yönetiminden memnun olmayan bazı bilginler her ne kadar siyasi iktidara boyun eğmiş görünseler de gönülden ona karşı kırgın ve Ali soyuna bağlı idiler. Siyaseten başa çıkamadıkları emevi hanedanına karşı bir şeyler yapmak ihtiyacı duydular. İktidara karşı nefret ve diğer tarafa duyulan sevginin verdiği heyecan, bu kişileri Ali’nin ve Ali soyunun halifeliğine dair Kur'i'ın'da İşaretler aramaya yöneltti. Böylece Kur'an'ın Şia eğilimine göre tefsiri başladı. , Mevcut yönetime karşı aşırı nefretin göz karartıcı etkisi ve araya sızan münafıkların olumsuz rolleriyle şia arasında tefsire dair çok asılsız ve akla mantığa aykırı haberleri görmek mümkündür.
İkincisi, ortaya koydukları inanç akidelerini tevsir yöntemi ile mevcut Kuran’da istedikleri boyutda isbat edemeyen radikallerin kuranda ilave ve cıkartmalar olduğu şeklinde yüzlerce iddiaları kendi kaynaklarında görülmektedir. Kimi zaman bu iddialarını dışarıya karşı saklamış olsalarda kendi içlerinde bunu dillendirmeleri yetmemiş, neticede bazı şii âlimleri Kuran la ilgili bütün tereddütlerini belirli kaynaklarda toplamışlardır. Bu haberlerin inanılması için de, hep bir imamın ağzından söyletirilmiştir.
Bunların dışında İmamiyye Kur'an'ın zahir ve batın manası bulunduğuna işaret ederek bu konuda aşırı tevillere gider, çelişik düşünceler ileri sürer. Onlara göre Allah Kur'an'ın zahirini tevhid, nübüvvet ve risalete çağırmaya; batınını da imam'et, velayet ve buna bağlı şeylere çağırmaya has kılmıştır(aı-Tefs!r va'I-MlIfessirulı, II. 28 ) Aynı ayetin biribirine zıd çeşitli tevilleri olabilir. Hatta bir ayetin başı bir şey, sonu da başka bir şey hakkında inmiş olabilir. Kur'an'ın her devre mahsus manası vardır. Zamanın değişmesiyle Kur'an'ın manası tazelenir.
Zira batın, batının batını; zahir, zahirin zahiri vardır (as-Safi, s. 17 )
Verilen manalar birbirinden ne kadar uzak olursa olsun, imamiyye bu iki mana arasında mutlaka bir irtibat kurmağa çalışır. Kur'an'ın hem zahir, hem de batın manası yalnız Ehli Beytten gelir. Ehli Beyt Kur'an'ın iki manasını da bilirler. Başkaları ise değil batını, zahirin bile birçoğunu bilmezler. Ehli Beytten gelen manayı, anlaşılmasa dahi kabul etmek gerekir. Ehli Beyti seven, İlmini onlardan alan kimsenin de tefsiri kabul edilir. Çünkü o kimse Ehli Beytten bir ferd haline gelmiş gibidir. Peygamber (a.): "Selman bizdendir" demiştirı. Zahir ve batm mana hususunda imarniyye, sufiyye ile aynı goruştedir.
Ancak sufiyyeye göre batm manayı anlayan rasih bilginler, insan-ı kamil; imamiyyeye göre de imamlar ve onlardan feyz alan kişilerdirı(as-Safi, s. 20)
İmamiyye, Kur'an'daki bütün medh-ü sena ayetlerinin, imamlar ve onları sevenler hakkında; bütün kötüleme ve azarlama ayetlerinin de imamların muhalifleri ve düşmanları hakkında nazil olduğunu kabul etmektedirler. Hatta Hz. A1l'nin ağzından söyletilen bir rivayete göre Kur'an'ın üçte hiri Ali evliidı, üçte biri onların düşmanları, üşte
biri de farzlar ve hükümler hakkında inmiştirl• Fakat Muhammed ibn al-Murtaza gibi ciddi bilginler, ayetlerin manasını böylesine daraItmanın karşısındadırlar2•
İmarniyyeye göre Allah'ın kendisinden çoğul zamiriyle (biz) şeklinde bahsedişinin nedeni, peygamberi ve imamları da kendi nefsine katmış olmasıdır. Bazan da bu çoğul zamiriyle yalnız imamlar kasdedilmiştir.
Kendi akidelerini doğrulamaya yönelik oluşturdukları tefsir ve meallerinin çoğunda sahabe düşmanlığı görümmektedir. Kısacası Şiiler, kaynağını Kurandan ve sünnetden almadan oluşturdukları inanc ve akidelerine inandırıcılığı sağlamak adına hadisler uydurmuş Kuranı amacları doğrultusunda yorumlamaktan çekinmemişlerdir.
Artık şia elinde tefsir o hale gelmiştir ki, Kur'an, sanki sadece Ali ve soyunun velayetini desteklemek için gelmiş bir şii kitabı hüviyetine dönüştürülmüştür. İmamiyyeye göre Kur'an'ın gerçek tcfsirini yalnız imamlar bilirler, yalnız onlardan gelen tefsir rivayetleri makbuldür. Zira bütün peygamberlerin ilmi Ali'de ve ondan sonra gelen imamlarda toplanmıştır. Allah, bütün peygamberlerin ilmini (al-Kafi I. 223) Hz. Muhammed'de, onun ilmini de Hz. Ali'de topladığı için Ali öteki peygamberlerden bilgilidir. Kuleyni'nin, al-Kafi'de Suleym ibn Kays yoliyle Hz. Ali'den rivayet ettiği bir hadise göre Hz. Peygamber, inen her ayeti, Ali'ye okutur, yazdırırmış, Hz. Ali kendi eliyle ayetin kendisini, Hz. Peygamberin öğrettiği biçimde te'vilini, tefsirini, nasihini, mensuhunu, muhkemini, müteşabihini yazmış. Sonra peygamber, unutmasın diye Ali'ye dua etmiş. Artık ondan sonra Ali, öğrendiği şeylerden bir harf dahi unutmamış(al-kafi . 64; as Safi, S.ll
Kur'i'ın'ın tcfsirini ancak kur'an'ın evlerinde indiği kimseler bilirler. Bunlar da Peygamber'in Ehli Beytidir. Onların evinden çıkmayan bilgiye güvenilmez
Kur'an tefsiri hakkında Ehli Beytten çok rivayetler gelmiştir. Ancak bunlar, soranların durumuna ve anlayışına, imamların dindeki irşad metodlarına göre değişiktir. Düşmanlardan gizlenme (takiyye) amaciyle birçok sorunlar köşelerde gizli kalmıştır.
Şia Eğilimine Göre Yazılan Başlıca Tefsirler:
1- Tefsirde şii esasını getiren ilk kitap, ikinci H. asırda yaşamış
Cabir al-Cu'fi (ö. 128/745) nin t~fsiridir. Fakat bu kitap m~vcut değildir.
Bundan çeşitli nakiller yapılmıştır.
2- II nci imam al-Hasan al-Askeri (ö 245/859) ye atrfedilen tefsir,
bir eild halinde basılmıştır, fakat bunun imamla bir ilgisi yoktur.
3- Üçüncü H. asırda yaşayan Muhammed tbn Mes'ud al-Ayyaşi'.
nin tefsiri, şianin kaynak eserlerinden biridir. Bu eser uydurma haberlerle
doludur.
4- Üç ve dördüncü asırlarda yaşamış bulunan Sultan Muhammed
tbn Hacer al Beeahti'nin Beyfınu's-Saade rı Makami'ı-tbfıde adlı tefsiri
bize kadar gelmiş ve 1314/1896 da Tahran'da basılmıştır.
5- Üçüncü asır soniyle dördüncü asır başlarında yaşayan Ali ibn
İbrahim al-Kummi'nin yazdığı bir eild halindeki özet tefsir de basılmıştır.
Son baskısı 1386 da Necef'te yapılmıştır. Bundan sonra şia
tefsiri yayılmağa başlamıştır.
6- Beşinci asırda yaşayan Ebu Ca'fer Muhammed ibn al-Hasan
ibn Ali at-Tusi (ö. 4(0) nin at-Tibyan adlı tefsiri, Tabrasi'nin eserine
kaynak olmuştur. tlmi olan hu tefsir, zoraki tevill~rdcn kaçınmıştır.
7- Altıncı asır bilginlerinden Ebu Ali al-Fadl ibn al-Hasan at-Tahrasi
(ö. 538)'nin yazdığı Meema'u'l-Beyan, ehli sünnet görüşlerine çok
yakındır.
8- Onbirinci asır bilginlerinden Molla Muhsin al-K fışi adiyle tanınan
Muhammed Murtaza'nın as-Safi adlı tefsiri, çeşitli rivayetleri bir
araya getirmesi bakımından önemlidir. Aynı müeBif, hu eserini a-Asfa
adiyle özetlemiştir.
9- On ikinci asır hilginlerinden Haşim ilm Suleyman İhn İsmfı~
il al-Huseyni al-Bahrani (ö. 1107/1695)nin al-Burhan isimli tefsiri,
iki cild halinde basılmıştır.
1 al-Faydu'I-Kiişani Muhammed ilm al-Murlaza, as-Safi, Dihaeetu'I-Kiıah, s.4, Tahran
1387
10- Mevla Abdu'I-Latif al-Kar7.ani'nin Mir'atu'I-Envar ve Mişkatu'I-
Esrar adlı eseri de basılmıştır.
11- On üçüncü asır bilginlerinden Nuru'd-din unvaniyle bilinen
Muhammed Murta7.a al-Huseyni'nin ya7.dığı al-Mu'ellef adlı bir ciltlik
tefsir henü7. basılmamıştır.
12- On üçüncü asır bilginlerinden Seyyid Abdullah ibn Muhammed
Hıza al-Alevi (ö. 1242/1826)nin Tefsiru'l-Kur'an'ı da basılmıştır.
13- Ye nihayet on dördüncü asır bilginlerinden Muhammed Cevad ilm Hasan an-Neeefi (ö 1352/1933) nin yazdığı Alıl'u'r-Rahman fi Tefsiri'I- Kur'an adlı tamamlanmamış tafsıri, bu serinin son sıralarında yer almıştır. Fatiha'dan Nisa Suresinin 56 ncı ayetine kadardır.
Şiilerin ve şiacıların kuran bakış tarzları ve anlayışlarına fazla yorum getirmeden sadece kendi kaynaklarından dip not vererek hiç değilse bir kısımı burada vermenin faydalı olacağı kanattindeyim.
Siilerin, Şu anda ellerindeki kuran mevcut kuran olmasına rağmen tasnifini değiştirmişlerdir. Ayrıca düşüncelerinin arka planında, mevcut Kuran’ın bazı kısımlarının uydurulmus, bazı kısımlarıda tahrif edilmis olduğuna inancı vardır. Hakiki Kuran ın gayıpdaki imam ile beraber ortaya cıkacağına inanırlar. Takiyye yaparak bu düşüncelerini dışarıya pek seslendirmek istemezlerse de, bu inançları en muteber saydıkları birçok hadis kitapları ve yukarda sayılan en değerli ilim adamlarının kuran tefsirlerinde mevcuttur. Bunun sayısı o kadar çoktur ki bu tereddütlerin hepsini buraya almaya kalkışsak sanırım onlarca sayfa buna yetmez. Bu maksatla bazı örnekler ve kaynak isimleri vererek yetinmeye calışalım.
İlk İmamiyye Tefsirlerinde Kur'an'ın Tahrif Edildiği Üzerinde Durulur: İlk şia kitaplarında Kur'an'ın tahrif edildiği hakkında birçok tutarsız, mantık dışı rivayetler ortaya atılmıştır. Onlara göre guya Ali ve soyunu öven, onların düşmanları olan öteki sahabileri yeren birçok Kur'an ayetleri Kur'an'dan çıkartılmıştır.
Allah'ın Resulü vefat edince Hz. Fatıma çok ağlarmış, onu teselli etmek için Allah bir melek göndermiş. Melek onunla konuşuyormuş. Hz. Fatıma bunu Ali'ye şikâyet etmiş, Ali demiş ki:
— Meleğin geldiğini hissedince bana söyle. Nihayet Fatıma meleğin geldiğini Ali'ye söylemiş. Emiru'l-mü'minin (Ali), melekten duyduğu her sözü yazmış. İşte o sözlerden bir mushaf meydana gelmiş. Yalnız bu mushafta helal ve harama dair bir şey yokmuş da gelecekte vukubulacak olaylar varmış (al-kafi , i. 241 )
al-Ayyaşı'nin kaydettiği Lir rivayete göre de Osman'ın yanından çıkan Abdullah İbn Amr ilm al-As, yolda Emıru'l-mü'minin (Ali’ye rastladı:
— Ya Ali, dedi, bu gece bir iş üzerinde çalıştık, umarız ki Allah o sayede ümmeti sağlamalaştırır. Emiru'l-mü'minın:
— Evet, dedi, çalıştığınız işi biliyorum: Dokuzyüz harfi tahrif ettiniz, değiştirdiniz, tebdil ettiniz: Üçyüzünü tahrif ettiniz, üçyüzünü değiştirdiniz, üçyüzünü de t'ebdil ettiniz(al ..Ayyaşi, Ehu'u-Kasr Muhnmıne,l ilm IItes'uıl, KitalJll'1 T"fslr, al-Hac as-Scyy;'! Haşim ar-Hasııli aI..Muhaıııiıi neşri, Çıi"hane-i Ilıniyye, i. 48. ).
“Bu rivayetler hep Muhammed Bakır'a veya Ca'fer-i Sadık'a atfedilir.
Onlardan öteye giden bir sened yoktur. Bu imamlar da böyle mantıksız sözler söylemekten münezzehtir. Çünkü bu sözlerin hiçbir ilmi değeri yoktur. Birinci rivayette Hz. AIl'.nin topladığı asıl Kur'an'ı bir defacık gösterip hemen sakladığı anlatılmaktadır. Hz. Ali gibi kahraman bir insan, nasıl olur da Kur'an'ın tahrif edildiğini gördüğü halde kendi
Kur'an'ını saklar, asıl Kur'an'ı ortaya çıkarmak için çaba göstermez, hâşâ muharref Kur'an'ın yayılmasına boyun eğer? Özellikle dört yıl bizzat halifelik yapmış, müslümanlara hakim olmuştur. Bu dört yıl içinde neden kendinde bulunan asıl Kur'an'ı çıkarıp yaymamıştır? Sonra Fatıma'ya teselli için melek gelmişse Fatıma'nın bundan sevinmesi
lazımgelirken neden Hz. All'ye şikâyet eder? Fatıma'yı teselli için gelen
melek, Fatıma evladının başına gelecek hazin olayları söyleyip de onu
büsbütün üzüntüye sokup yüreğini dağlar mı? Öc almaya mı geldi bu
melek? Melek ruhanı bir varlıktır, konuşması da ruhanıdir. Onun Fatıma
ile konuşmasını, Hz. All nasıl duyar? İslamı savunmak için canlarını vermeğe her zaman hazır olan muhacirin ve ensarın ne kötülükleri varmış da Ebubekir, All'nin mushafını
açar açnıaz hemen muhacirin ve ensarın kötülüklerini anlatan ayetlerle
karşılaşmış? Âlemlere rahmet ve insanları ıslah için gelen Allah kelamı,
insanları rüsvay etmek için tutup şahısların kötülüklerini mi sayacak?
Nasılolur da Ali'nin o kadar üzerine titreyip sakladığı bu gizli mushaftan, ashabın kötülüklerini anlatan bir ayet dahi kalmaz?” (Süleyman Ateş imamiye Şiası)
Bazı şia kitaplarına göre Osman mushafında 73 ayet olan Ahzah suresi, aslında 296 ayeti ihtiva ediyordu. Bugün 64 ayet olan Nur surcsi, önce 100 ayetten fazla idi. 99 ayet olan Hicr Suresi, 190 ayct idi. Sadık'a yakıştırılan al-Kiifideki ifadcye. göre Kur'an Muhammed'e on yedi bin ayet olarak inmiştir. Elimizde sadece 6263 ayet vardır. Gerisi
Ali'nin emrettiği şekilde Ehli Beyt yanında saklıdır. Fakat al-Kilfi'ye göre hu saklı mushaf, son imamla birlikte kayholmuştur. Kaim, bu mushafı ortaya çıkaracaktır.
Şiiler eksik dedikleri bu Kur'an'a iliive edecek tek ayet dahi bulamadıklarından
tam Kur'iin'ı ileride kalkaeak imanlın ortaya çıkacağını ileri sürmekle güçlükten kurtulmağa şalışmışlardır. Yalnız son zamanda Hindistan'ın Bankipor şehri kütüphanesinde iki apokrif (uydurma) sure bulunmuştur. Bunlardan biri İki Nur Suresi (41 ayet), diğeri Veliye Suresi (7 ayet) adını taşımaktadır. Bunlar Ali ve imamların velayetlerini teyidetmekte, aynı zamnda birçok mezhebi tefsirleri içine almaktadır.
Son asırların mahsulü olduğu kesin olan bu apokrif sureleri şiiler de kabul etmemekte, fakat tahrif hakkındaki efsanevi rivayetleri yazmaktan geri durmamaktadırlar. Neler Tahrif Edilmiş?
Lem Yekfın Suresi, Kureyşten yetmiş kişinin neserleriyle birlikte ismini içine alıyordu. Ahziib Suresi, En'am Suresi gibi idi; ondan Ehli Beytin faziletlerini çıkardılar. Vclayet Suresi tamamen çıkarıldı! Birçok yerlerden Ali'nin ismi, Birkaç yerden Muhammed ismi, bazı yerlerden münafıkların isimleri çıkarılmış.
Şianın büyük muhaddisleri el-Kuleyni, el-Kafi adlı eserinde, Hisam b. Salim’den, Ebu Abdillah’ın su sözünü nakleder: “Cebrail’in hz. Muhammed’e getirdigi Kuran, 17.000 ayettir”. Derken şii müfessir Ebu Ali et-Tabersi, Mecmaul Beyan c.10 s.406 Dehr suresinin bir ayetinin tefsirinde “Kuran ayetlerinin toplamı 6236’dır” olduğunu beyan eder.
Kuleyni el-Kafi’de c. 1, s. 339-341 da “Ebu Basir’den ettiği rivayetinde “Ebu Abdillah’ın yanına geldim ve ona canım sana feda olsun, sana bir mesele sormak istiyorum, burada sözümü duyabilecek senden baska herhangi bir kimse var mı?. Dedim. Ebu Abdillah kendisi ile diger oda arasındaki perdeyi kaldırdı, oraya baktı ve sonra söyle dedi: Ne istiyorsan sor! Bunun üzerine, taraftarların, Resulullah, Ali’ye bin ayrı kapıya açılan bir kapı ögrettigindne bahsediyorlar, ne dersin, dedim. Ebu Abdillah,
Resulullah’ın Ali’ye her kapısı bin kapıya açılan, bin kapı ögrettigini, söyledi. Ben de, Allah’a yemin ederim ki, bu ilimdir dedim. Ebu Abdillah, bir süre yere bakarak düsündü ve sonra, evet bu ilimdir; fakat senin bildigin gibi bir ilim degildir, dedi ve söyle devam etti: Ey Muhammed, “ el-Camia “ bizim yanımızdadır; sen onun ne oldugunu bilirmisin? Diye sordu. Ben de, canım sana feda olsun, “ el-Camia” nedir? Dedim. Ebu Abdillah, söyle dedi: O, boyu resulullah’ın karışı ile yetmis karıs olan, Resulullah tarafından parça parça yazdırılan, Hz.Ali’nin sag eli ile yazdıgı, İçersinden yaralama diyetine kadar, helal ve haramla ilgili insanların ihtiyaç duydugu her seyin bulundugu bir sahifedir. Eliyle bana dokunarak, hazır mısın, ey Ebu Muhammed, dedi. Ben de canım sana feda olsun, ben seninleyim istedigini yap, dedim. Ebu Abdillah, eliyle bana dürterek “bu bir diyettir” dedi. Bunu söylerken öfkelenmis gibiydi. Ben, Allah’a yemin olsun ki, bu ilimdir, dedim. Ebu Abdillah, bu ilimdir; fakat senin bildigin gibi bir ilim degildir, dedi. Bir müddet sustuktan sonra, “Cifr” bizdedir; sen “Cifr” in ne oldugunu bilirmisin? Dedi. Cifr nedir? Diye
sordugumda: O Âdemden itibaren, bütün nebilerin ve vasilerinin ilminin,
aynı sekilde ) İsrail Ogullarından gelmis geçmis bütün ulemanın ilminin
bulundugu bir kaptır, dedi. Ben, iste ilim budur, dedigimde, o, evet ilimdir;
Fakat senin bildigin ilimlerden degildir, dedi. Ebu Abdillah, bir süre sustuktan sonra, “Fatıma’nın Mushafı” da bizdedir; sen Fatıma’nın Mushafını bilirmisin? Dedi. Ben de, Fatıma’nın Mushafı’nın ne oldugunu sordum, söyle cevap verdi: O, sizin elinizde bulunan Kuran’dan üç defa daha büyüktür ve ondan sizdekinden bir harf dahi yoktur, dedi.”
Sîanın bütün muhaddisleri Kur’an’da tahrif olduğu konusunda söz birliği etmiş gibidir.
Nitekim en-Nurî et-Tabersî bu konuda müstakil bir kitap yazarak Kur’an’ın tahrif oldugunu isbât etmeye çalışmıştır. Te’lif ettigi kitabının adını da Faslu’l-Hitâb Fî İsbâti Tahrifi Kitâbi Rabbi’l-Erbâb koymustur. Huseyn b. Muhammed Taki en-Nurî et-Tabersî. Necef ulemasının büyüklerindendir, Caferîler diğer adlarıyla Siîler bu adama çok saygı duyar ve yüceltirlerdi. Öyle ki 1320 yılında vefat edince onu Necef’de kendilerince mukaddes saydıkları el-Meshed el-Murtazavî binasında Sultan Nâsır lidinillah’ın kızı Banu el-Uzma’nın odasına defnetmislerdir. Bu Siî âlim Ali’ye nisbet ettikleri uydurma kabrin yanında kitabını kaleme almıs ve bu kitabında kendinden önce geçmis Caferî/Siî âlimlerin Kur’an’ın tahrif oldugu yönündeki kanaatlerini, imamlarının sözlerini bir araya getirmistir.
Sia’nın seçkin müfessirlerinden olan meshur es-Seyh Muhsin el-Kasi, Ebu Cafer’in “Allah’ın Kitabın’da, bir fazlalık ve noksanlık olmasaydı, bize Verilen hakkımız gizlenmezdi; Kaimimiz (el-Mehdi) ortaya çıktıgı zaman, Kuran onu dogrulardı” dedigini nakleder.( Muhsin el-Kasi, Es-Safi 6. Mukaddime s.10)
Bir hadislerinde
Hz. Peygamber, hasta döşeğinde yatarken Hz. Ali'ye:
— Ali, dedi, Kur'an döşeğimin altında sayfalar, ipek ve varaklar üzerinde bulunmaktadır. Onları alın, toplayın; yahudilerin Tevrat'ı zayi ettikleri gibi siz de Kur'an'ı zayi etmeyin.
Ali gidip Kur'an'ı sarı hir örtü içine doldurdu evine götürüp üzerine mühür vurdu, "Bunu derleyip bir araya getirmedikçe abamı giymiyeceğim" dedi. Kapısına biri gelse, onu karşılamak için abasız çıkardı. Nihayet Kur'an'ı derledi. Derledikten sonra insanlara çıkardı:
— İşte Allah'ın kitabı, onu Allah'ın Muhammed'e indirdiği biçimde
iki kapak arasına topladım, dedi.
— Bizim yanımızda Kur'an'ı içinde toplayan bir mushaf var, bizim
senin derlediğine ihtiyacımız yok dediler.
— Vallahi, dedi, benden günah gitti. Bundan sonra onu bir daha göremezsiniz, ben size haber vereyim dedim.
Şia kitaplarında bulunan acaip bir rivayete göre de Ali, Kur'an'ı
derleyince Ebubekir'e getirmiş. Ehubekir açınca içinde ashabın rezaletIerİni anlatan ayetleri görmüş. Hemen orada bulunan Ömer atılmış:
Ya Ali, demiş, götür onu bizim ona ihtiyacımız yok.
Ali de mushafı alıp dönmüş. Sonra Ömer, Zeyd ibn Sabit'i getirtip:
— Ali bir Kur'iin getirdi, içinde muhacirlerin ve ensarın kötülükleri anlatılmaktadır. Sen bize bir Kur'an derle, muhacir ve ensarın kötülüklerini anlatan yerleri çıkar, demiş. Kur'an okuyucusu olan Zeyd de:
— Peki ama, demiş ya ben bu Kur'an'ı derledikten sonra Ali de kendi derlediği ni çıkarırsa yaptığım boşa gitmez mi?
Ömer hu işe çare düşünmüş, Ali'yi öldürtmekten başka çare bulamamış,
Halid ibn al-Velid eliyle Ali'yi öldürrneğe yeltenmişse de başaramamış.
Ömer kendisi halife olunca Ali'den mushafını istemiş, Ali vermemiş:
Hayır, demiş, ben onu size getirdim ki biz hilmiyorduk, bize getirip göstermedin demiyesiniz. Benim yanımda bulunan Kur'an'ı Yalnız temizler ve evladımdan vasiler tutabilirler.
Ömer bunun ortaya çıkacağı hir zaman olup olmadığını sormuş
Ali:
— Evladımdan, kaim olan (şianın gayıp saydığı onikinci imam) kalkarsa onu ortaya çıkarır, insanlar onu ezberler, sünet onunla cereyan eder demiş'. (al-kafi , i. 239 )
Yine buna çok benzeyen bir başka hadisleri
Yine şii ulularından Tabersi’nin bütün Silerce itimad ettikleri Sii muhaddis “el-İhticac” adlı kitabında, söyle der: Ebu Zer’den gelen bir rivayete göre, Resulullah sav. Vefat ettiginde, Hz. Ali Kuran’ı topladı ve onu Ensar ve Muhacirlerine getirdi. Resulullah’ın kendisine vasiyet ettigi üzere onu, ashaba arz etti. Hz. Ebu Bekir onu açınca, açtıgı ilk sahifede ashabı kötüleyen ayetlerle karşılaştı. Bunun üzerine Hz.Ömer ayaga kalktı ve ey Ali, bunu al, götür, bizim ona ihtiyacımız yok, dedi. Bunun üzerine Ali, topladıgı Kuran’ı aldı ve oradan uzaklastı. Sonra kura olan Zeyd b. Sabit oraya geldi. Hz. Ömer ona, Ali bize içersinde Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ayetlerin bulundugu bir Kuran getirdi. Biz, bir Kuran telif etmeyi ve onda Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ne Varsa çıkarmayı düsünüyoruz, dedi. Bu teklifi kabul eden Zeyd, eger ben istediginiz sekilde Kuran’ı yazıp bitirirsem, Ali de kendi telif ettigi Kuran’ı ortaya çıkarsa, yaptıgımız her sey bosa gitmis olmaz mı? Dedi. Ömer, buna çare nedir? diye sordu. Zeyd, siz bunun çaresini benden daha iyi bilirsiniz dedi. Ömer, onu öldürmek ve ondan kurtulmaktan baska çare yoktur dedi ve Halid b. El-Velid’e, onu öldürmesini emretti; fakat Halid buna muktedir olamadı. Ömer halife olunca, onlar, kendilerinde bulunanla degistirmek için Ali’den elindeki Kuran’ı getirmesini istediler. Ömer, ey Ebul Hasan, Ebu Bekir’e getirdigin Kuran’ı getirirsen, onun üzerinde ittifak edebiliriz dedi. Ali de, maalesef bu mümkün degil, ben onu Ebu Bekir’e, aleyhinize delil olması, kıyamet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu” (Araf 7/172) veya onu bize getirmedin, dememeniz için getirdim; benim Yanımda bulunan Kuran’a ancak temiz olan kimseler ve soyumdan gelecek olan vasiler el sürebilir, dedi. Bunun üzerine Ömer, onun açıga çıkarılması için belli bir zaman varmıdır? Dedi. Ali de, evet, evladımdan, Kaim olan kisi(şianın gayıp saydığı onikinci imam) ortaya çıktıgında, onu açıklar ve insanları ona yöneltir, dedi (et-Tabersi, el-İhticac, s.70 -) al-Kuleyni, Ebu Abdilah'a bir söz atfeder. Uydurma olduğu açıkça belli olan bu uzun söze göre guya Hz. Peygamber, Ali'ye bin kapı öğretmiş ki her kapıdan bin kapı açılırmış. Ali evladında al-Cami' denilen, Hz. Peygamber'in arşıniyle yetmiş arşın uzunluğunda, Hz. Peygamber tarafından Ali'ye yazdırılmış bir sahife varmış. Bu sahifede helal, haram ve insanların muhtac olduğu her şey yazılı imiş. Bir de Hz. Fatıma'nın
mushafı varmış ki bugünkü mushafın üç misli büyüklüğünde imiş ve onda bugünkü mushaftan tek kelime dahi yokmuş
"Fasl-ul-Hıtab fi ispati Tahrifi Kitab-i Rabbil Erbab" (Rabler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz) isimli kitabı telif etmistir. Bu kitapta çesitli asırlarda yasamıs şia ulema ve müçtehidlerinin Kur'an-ı Kerim'in eksiltildigine, bazı ayetlerin çıkarılıp bazı ilaveler yapıldıgına dair yüzlerce nass ve delillerini zikretmistir. Bu kitap İran'da basıldıgında gürültü koparmıştır. Çünkü onlar Kur'an hakkındaki bu süpheye düsürücü inançlarının kendi üst tabakalarında ve muteber kitaplarında dagınık olarak kalmasını istiyorlardı. Bu inançlarını ortaya koyan delilerin bir kitapta toplanıp binlerce basılarak hasımlarının eline geçmesini ve aleyhlerinde delil olmasını istemiyorlardı. Sia ileri gelenleri bu düşüncelerini açıklayınca müellif ölmeden iki sene önce kitabını müdafaa için bir reddiye kitap daha yazdı ve "Reddu Ba'zı s-Sübuhat an Fasl-ıl-Hıtab fi ispatı Tahrifi Kitabı Rabbil-Erbab" (Rabbler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz Kitabı Üzerindeki Süphelerin Bazılarına Cevap) diye isimlendirdi. Bu Kur'an'ın muhraref oldugunu ispat eden çalısmasına mükâfat olarak onu Necef'deki (kendilerince) mukaddes mekâna defnettiler Bu Necefli âlimin Kur'an'da noksanlık oldugunu beyanlarından birisi "Velayet Süresi" ismini verdikleri surenin Kur'an'da bulunmamasıdır. Bu surede Hz Ali'nin velayeti zikredilmektedir." Sayfa: 180. Kurandan çıkartıldığını iddia ettikleri sure yine kitaplarında mevcuttur.
Muhsin Fani EI Kesmiri'nin farsça yazdıgı "Debistan Mezahib" isimli kitabında da vardır Bu kitap İran'da defaatla basılmıstır. Bu uydurma(Velayet ) sureyi Müstesrik Noldke "Tarihul-Masahıf" isimli kitabında (cilt: 2. Sh: 102) Debistan Mezahib'den nakletmistir Ve EI-Asyaviyye el-Fransiyye gazetesi de 1342 senesinde 431-439 sayılarında nesretmistir.
Şia'nın Buhari'si EI-Kâfi (1278 İran baskı sh 54) de iki sarih nass vardır. Söyle:
"Cabir El-Ca'fi'nin söyle dedigi rivayet olunur: Ebu Cafer (Aleyhisselam)'ı söyle derken isittim: Kur’an’ın indirildigi sekilde toplandıgını yalancılardan başkası iddia etmemistir onu indirildigi gibi Ali b. ebi talib ve ondan sonraki imamlardan baskası hıfzedip toplamamıstır."
“ (El Kafi, 1381 Baskı Sh. 238, Sh 1278 Iran baskısı sayfa 57de) "Ebu Busayr'dan rivayet olunmustur, dedi ki: Ebu Abdullah'ın yanına girdim... Cafer es-Sadık dedi ki; Bizde Fatıma aleyhisselamın mushafı vardır.
— Fatıma mushafı da nedir? Dedim. Dedi ki:
— Sizin su mushafınız gibi üç misli (büyük bir) mushaftır. Allah'a yemin ederim ki onda sizin su Kur'an'ınızdan bir harf bile yoktur."
Yine Mekki surelerden olan, inşirah suresinden "ve caalna Alıyyen sıhrake" (Ali'yi sana damat kıldık) mealindeki ayetin çıkarıldığını iddia ederler. Hz Ali'nin ise Mekke'de iken Peygamberimiz'e damat olmadıgını bilmelerine rağmen bu iddiadan vazgeçmezler. Çünkü surelerin ne zaman hangi olay üzerine geldiğini ve bunlarla ilgili peygamberimizin hangi uygulamayı yaptığını ilim sahibi olmayan her Müslüman bilemez. Bilmek zorunda da değil. Ama bunların kafalarını şia mantığı ile bulandırmak kolay.
Yine el-Kafi’de Abdullah (a.s)’dan gelen hadiste: “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, şüphesiz ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur” (Ahzab suresi / 71. ayet) ayeti hakkında deniliyor ki :
“Ali’nin ve Ondan sonraki imamların velayetinde kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse şüphesiz ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur. Sözüne ekleyerek dedi ki: “Bu ayet bu şekilde indirildi”( el-Kafi: 414 / 1 ayrıca: el-Kummi: 206/
Şia ravilerden birçoğu maalesef ki yalancılardan oluşmaktadır.
İşte bu yalancılardan birtanesi de yukardan beri rivayetlerini verdiğimiz meşhur muhaddisleri Cabir el-Ca'fi dir. Bununla ilgili Ebu Yahya el-Hamani “ Ebu Hanife'nin söyle söyledigini isittim: Gördüklerim arasında Ata'dan daha faziletli. Cabir el-Ca'fi'den daha yalancı kimse görmedim. (Mecelletül-Ezher, Sayı : 308, Sene 1372)
İslam dışı yorumları kurana monta etme calışmalarından birçok örneği bu calışmada görmek mümkündür.
Bunlardan bir misal; “Muhakkak ki biz bütün ümmetlerin içinde Allah’a imamlarla ibadet edin ve taguttan yani Ebû Bekr ve Ömer’den sakının diye birer rasûl yani imam gönderdik.” (Tefsîru’l-Burhân, 2/373; Tefsîru’s-Sâfî, 3/134; Tefsîru Nuru’s-Sakaleyn, 3/60) Sîanın en muteber tefsirlerinde geçen bu tahrifler o tefsirlerin sahiplerinin birer ictihadı degil onların batıl zanlarına göre imamlarına indirilen birer vahiydir. Dolayısıyla bu rivâyetler Sîa arasında tartışmaya açılamaz. kesin doğru kabul edilir.
“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir.”( İsra suresi / 9. ayet) ayeti hakkında; hadislerinde: Ebu Abdullah (a.s)’dan:dedi ki: “İmam’a iletir”( el-Kafi: 216 / 1) şeklinde yorumlanmıştır.
El-Kâfi nin Ebu Cafer (a.s)’dan çıkarttığı hadiste: ” Allah Peygamberine vahyetti: “O halde sana vahyolunana sımsıkı sarıl, muhakkak ki sen doğru yol üzeresin”( Zuhruf Suresi / 43. ayet) ve dedi ki: (yani Tefsir etti) “muhakkak ki sen Ali’nin velayeti üzerinesin ve Ali “doğru yolun” ta kendisidir.”( el-Kafi: 417 / 1 )
el-Kâfi’nin çıkarttığı başka bir hadiste: Ebu Abdullah (a.s) : “Andolsun ki Sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eger sirk koşarsan amelin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun”( Zumer suresi / 65. ayet) ve buna tefsir olarak dedi ki: “Yani eğer velayette ona başkasını Ortak koşarsan amelin boşa gider”. (el-Kafi: 427 / 1) Yani Eğer velayette Ali (r.a) a sirk koşarsan amelin iptal olur! Burada da “Allah’a sirk koşmayı” velayette sirk koşmak olarak tefsir ediyorlar. Bu da apaçık bir yalan ve uydurmadır
Yine bir başka örnek;el-Kâfi’nin Salim’den çıkarttığı hadiste: “Ebu Cafer (a.s)’a su ayeti Sordum: “Sonra biz O kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimileri Kendilerine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için Yarışır”( Fatır suresi / 32. ayet)
Ve dedi ki: “Hayırlarda yarışanlar; İmamdır. Orta yolu tutanlar; İmamı bilenlerdir ve Kendilerine zulmedenler ise; İmam’ı bilmeyenlerdir.( el-Kafi: 214 / 1)
Yine el-Kâfi’deki bir hadiste:
“Muhammed bin Fadl’dan ve O’da Ebu Hasan el- Madi’den: “Su ayetin tefsirini sordum:
“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” ve O’da dedi ki: “Onlar ağızlarıyla Mü’minlerin Emirinin (Ali r.a) velayetini söndürmek istiyorlar” Sonra dedim ki: “Allah nurunu tamamlayacaktır?” O’da dedi ki: Allah İmameti tamamlayacaktır. Diğer ayette belirtildiği gibi : “Onlar ki Allah’a ve Resulüne ve indirdiğimiz nura (yani Kur’ana) iman ederler” ve burada da nur, İmamdır.
Sonra su ayeti okudum: “Müşrikler istemeselerde dinini, bütün dinlerden üstün kılmak İçin Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur”( Saf Suresi / 9. ayet) O’da dedi ki: “Resulüne Velayeti Emreden O’dur. O hak din: Velayettir. Ve “dinini, bütün dinlerden üstün kılmak için” ayetini Okudum. O’da dedi ki: “Mehdi’nin kıyamı ile birlikte dinini diğer dinlerden üstün kılmasıdır.”
Ve sonra Allah dedi ki: “Kâfirler Ali’nin velayetini hoş görmeseler de Allah nurunu (kıyamEdenin velayetini) tamamlayacaktır.”
Bende dedim ki, bu ayet böylemi indirildi? O’da “Evet, son okuduğum bu şekilde inmiş bir ayettir. Fakat ondan öncekiler tevildir. ” cevabını verdi.
Bende sonra dedim ki: “Bunun sebebi, onların iman edip sonra inkâr etmeleridir” (Munafikun Suresi / 3. ayet) ayetini okudum.
O da dedi ki: “Muhakkak ki Allah velayetde Resulüne uymayanları “münafıklar” olarak isimlendirmiştir. Velayet beyanını inkâr edenleri de sanki Muhammed (s.a.v)’i inkâr edenler gibi kılmıştır. Bunu Kur’an olarak indirdi: ve dedi ki “Ey Muhammed münafıklar sana vasiyetinin velayeti ile geldiklerinde derler ki: “Şahadet ederiz ki sen Allah’ın elçisisin derler. Allah’ta biliyor ki sen elbette onun peygamberisin. Ama şüphesiz ki münafıklar Ali’nin velayetini yalanlarlar!”
Şiiler genellikle Kur'an'ın eksik olduğunu söylemekle beraber bu eksikliğin nerelerde olduğu hakkında kendi arasında bir birlik yoktur. Her kol başka haşka yönlerde eksiklik aramıştır.
Sonuç olarak İnsanı şirke götürecek bu tür batıl akidelerinden, bu yalanlardan, iftiralardan ve bu saçmalıklardan Ali bin Ebi Talib, Hasan, Hüseyin ve Ali bin Hüseyin ve Cafer Sadık ve diğer Ehli beytin (Allah hepsinden Razı olsun) bu fikir ve düşüncelerle onların uzaktan ve yakıntan hiçbir alakası bulunmamaktadır. Bunlar onlar adına yapılmış düzmecelerdir. Bu nasıl oluyor denilirse, Bu durum şu andaki hırıstiyanların halini yansıtmaktadır. Hz İsa ben Allah ın oğlu değilim kulu ve resulüyüm demesine rağmen bugünkü İncil bunun tersini söylemekte hırıstiyanlarda Hz İsa nın getirdiklerine değil isa adına uydurulanlara inanmaktadırlar. İşte buradaki olayın islama yansıması Şiilerde görülmektedir.
Ciddi Şia Bilginlerinin Görüşleri:
İmamiyenin kitapları Kur'an'ın tahrif ve tağyirine dair bu tür rivayetlerle doludur ama meselenin esasını bilen ciddi bazı bilginler, bu tahrif iddialarını kesinlikle reddetmektedirler. Muhaddislerin başı sayılan as-Sadıık Muhammed ibn Babııye, Ehu Ca'fer Muhammed ibn al-Hasan at-Tıısı, Alemu'I-Hudıl as-Seyyid al-Murtaza, aş-Şeyh at-Tab rası, aş-Şahşahanı Molla Muhsin al-Kaşani ve Muhammed al-Cevad al- Belaği bunlardandır. Bu bilginleri tebrik etmek gerekir ancak, bunlara şunu sormak gerekmez mi?. En meşhur hadis kitaplarınızda kuranda yapılan tahriflerden bahsederken, bu hadislerin uydurma olduğunu söyleyip bunları reddediyoyrsunuz, Pekiyi aynı hadis kitaplarındaki diğer yalanlar ne olacak onu neden dile getirmiyorsunuz? Bunlar ne olacak acaba!?
Şia’da ‘Mevcut Kur’an’ın üçte biri kadar, bundan başka surelerin de , Hz. Ali’nin faziletine dair surelerin olduğu ve Sünnilerin bunları çıkardığı veya gizlediği’ iddia edenlere karşı Özellikle Seyyid Murtaza Askeri’nin mukayeseli çalışmalardan “el-Kur’anul Kerim ve rivayatul medreseteyn” ve “Maalimul medreseteyn” adlı eserlerinde bugün elimizdeki Kur’an’ın Hz. Peygamber’e indirilenin aynısı olduğu ve bu Kur’an Hz. Peygamber’e indirilmiş Kur’an olduğu kabul ediliyor. Ancak ne tezattır ki, İran devrim lideri Humeyni “Kesful Esrar” isimli kitabında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in tebliğ görevini gerektiği gibi yerine getirmediğini iddia ediyor.
kitabın açılımındaki mevzunun tercümesi şöyle
" diyor ki: “Nebi (s.a.v)’in Kur’an da İmamet konusunu açıklamasında geri çekilmesinin sebebi: kendisinden sonra Kur’an’ın tahrif edilmesinden korkması ve Müslümanlar arasında ihtilafların şiddetlenip bununda İslam’a tesir etmesidir. Ve su da apaçık görünüyor ki Eğer Nebi (s.a.v) Allah’ın imamet konusunda ona vahyettigi tebliği yapmış olsaydı, şuan ki İslam beldelerinde Müslümanlar arasında ki bu ihtilaflar ve münakasalar patlak vermezdi”.(Kesful Esrar Sayfa149 155)
Bu söz Humeyni’nin Hz Peygamberimize bakış acısını apaçık ortaya koymakta ve Hz Peygamberimiz suçlanmaktadır. Çünkü işinde eksiklik gerçekleştirmesi, açıklaması gerekeni açıklamaması ile tahrif ilk önce onun tarafından başladı. Çünkü O İmamet ve İmamlar konusunda Rabbinin ona vahyettigini tebliğ etmemiştir. Ve İmamet ve İmamlar konusunda ona vahy inmesine rağmen O Kuran’da ki imamları ve imameti insanlara açıklamadı (!) bundan dolayı da ümmet O’nun vefatından sonra fitnelere ve ihtilaflara düştüler! Bunu söyleyenler ne kadar yanlış içinde, söylenenler ne kadar da kötü…
Biz bu örnekleri vererek Şia’nın sayılamayacak derecede olan tahrif inancından bazı delillendirmeler yaptık. Sunu da vurgulayalım ki: Bu yalancı kavmin tahrif akidesinde, ayetlerin inişlerinde yaptıkları uydurmalar bin rivayeti geçmektedir. Şüphesiz ki bu yaptıkları tahriflerin tümünü toplayan bazı kitaplar bile yazılmıştır!
Tıpkı hicri 1320 yılında helak olmuş Hüseyin en-Nuri’nin “Fasl el-Hitab fi isbati tahrif-u kitabu rabbul erbab” isimli kitabı gibi.
Ve bu kitap ehli-beyte nispet edilmiş binden fazla yalan ve uydurma rivayetleri içermektedir. Prof. Dr. İhsan-ı İlahi Zahir “Şia ve Kuran” isimli kitabında bunların sahte delillerini ortaya dökmüştür ki, insanlar bu kavmin hakikatini bilsinler
"Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" Mu'minun Suresi 115 İnsanlar gibi ümmetler de dünyada tutturdukları çizgi ne ise, ahiretde de aynı çizgi üzerinde toplanacaklar. Topluca gelip tek tek hesap verecekler. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacak. İyi amel işleyenler de haksızlığa uğratılmayacak...
İSLAM ÜLKELERİNDEN NİYE HUMEYNİ SEMPATİSİ!
YETMİŞ VE SEKSENLİ YILLARDA
ÜLKEMİZDE İSLAMI BENİMSEMİŞ GENCLİĞİN OLAYLARA BAKIŞI.
Savaş ve yoksulluk yorgunu ülkemiz insanlarının devrimler
sonrası İslami kitaplarla da bağı koparılmış atadan aileden anlatılanlarla
yetinilme ile din öğretme faaliyetlerini yer altına indiren bazı kişilerin
yöntem ve öğretileri ile yetinmek zorunda kalmışlardır. Bu kişiler İslami
boşluğun yerini; geçmişten beri süre gelen rivayetlerin din edinilme ve dini
rivayetlerden öğrenme alışkanlığının üstüne, tasavvuf söylemlerini, tarikat
şeyhlerinin konuşmalarını, onlar adına yazılan kitapları, hikaye destan, keramet
ve mucizeleri kapsayan büyük bir
çoğunlukla içi hurafe dolu söylemleri din diye öğretir olmuşlardır. Bu
öğretiler, toplumda insanı daha şekilci, dinde sınıfsal bir yapı oluşturan,
yüksek sınıfta olanları putlaştırma ve
kutsama alışkanlığını ayyuka çıkarmıştır!.
Yetmiş ve seksenli yıllar; ideolojik sapmaların asabiyete yönelmelerin,
birde bu hurafe kültürü ile islam devleti kurma modasının yarıştığı yıllardır.
İran devriminden sonra ülkemiz çeşitli şehirlerinde hatta semtlerinde bile İran
yönetimini överek mezhebinin din olduğu propagandasını yapan bir nevi
misyonerlik faaliyeti sürdüren evler odalar oluştu. İran Irak savaşına
katılmayan ancak Humeyni sempatizanlığını üzerinden atamayan binlerce insan
bunların propagandası, yayınları, ürettikleri yalanları din edinmeye
başladılar. Tabiri caiz ise Humeynici bir gençlik çıkmaya başladı! Kökten
tarihini reddeden, tamamen sahabe düşmanlığı yapan, Kuran’ı farklı konuşturan,
hatta ibadet şeklini bile değiştirenler!.......
İşte bu atmosferde ne yapacağını bilmeyen, hangisine
inanacağını kestiremeyen kararsız bir genç!
İran devriminden
sonra bir umutla ataşelikler aracılığı ile oradan kitap ve kaset isteminde
bulundum. İran’la ilgili okuduğum ilk kitap İran anayasasıydı. Anayasalarında
İran ın dini “İslam”ı göreceğimi herkes gibi ben de umut ediyordum. Ancak,
gördüm ki; kıyamete kadar değişmeyeceği vurgulanan şii mezhebi İran ın değişmez
dini olarak anayasalarında yer almaktaydı. Bunun akabinde Şia nın ne olduğunu
öğrenmem gerekti. O günlerde. Allahtan ki bir arkadaşım Humeyni ve İslam diye
Türkçeye tercüme edilmiş bir kitap vermişti. Caferi hadisleri ve konuların
Humeyni dilinden açıklamasının olduğu bir kitaptı. O kitabı okuduğum dönemde de
namazımı kılsam da islamın ne demek olduğunu bilmiyor, sadece yaz tatillerinde
cami hocalarından duyduklarım kadarı ile bir kanaatim vardı! Okuduğum kitap kafamı karıştırmıştı.
Peygamber dışında muşum kişilerin olması, imametin imanını esası sayılması,
erkek kadın ilişkilerinde ölçüsüzlük, muta nikahı, takiyeye anlayışı, imamların diğer peygamberlerden üstün olması,
İmamların vahiy alması, imamların öleceği vakti tayin etmesi, imamların zekat
memuru gibi bütün zekatları toplama yetkisi,
Müminlerin annesi Hz.Aişe ile ilgili
güvensizlik, ona yapılan iftirayı doğrularcasına ithamlar, sahabeden dokuz kişi harici hepsini küfür ile
itham etme vs.
Okuduklarım daha önceki öğretiler imle taban tabana zıt şeyler içeriyordu. Bu
görüşler nerden çıkmıştı. Meselenin aslını öğrenmek için ulaşabildiğim
kaynakları taramaya başladım. Genellikle araştırdığım kaynaklarda Sünnilik ile
Şiilik arasındaki farklardan hiç bahsetmiyor Şiiliğin propagandasında ve bazı
tarihi olayların ajitasyon unda zirveye çıkılıyordu. O yıllarda Türk kökenli
Caferiler şii kitaplarını tercüme ederken Sünni kesime dokunan onu yaralayan
bölümlerini tercüme etmediklerini ya da tercüme ettikleri kitaba koymadıklarını
sonradan öğrendim. Sebebi ise; okuyucu şia ile Sünniliğin bir farkının olmadığı
kanaati ile şiaya yaklaşsın ve aldanması kolay olsun diye. Burada şunu da söylemekte
büyük yarar var yapılan bir araştırmada İran yayın evleri Türkçeden Farsçaya
çevirdikleri kitap bir elin parmağı kadar bile yok. Bu kitaplarda ilmi bir yanı
olmayan türden kitaplardır. Oysa İran klasiklerinden tutun da kitap evlerine düşen her iran kökenli kitap hemen hemen Türkçeye çevrilmiştir.
Humeyni ve İslam adlı kitapta ki bilgileri o günlerdeki şii
sempatizanları ile tartıldığımızda bu kitap Amerikan ajanları tarafından
Humeyni yi kötülemek üzere tercüme edildiğini tamamen uydurma bir kitap olduğu
cevabını veriyorlardı. Hâlbuki kitap da dipnotlarda kaynak isimleri
belirtiliyordu. Ama Farsça bilmeyince bu kaynaklara ulaşmak mümkün olmuyordu.
Sonuçta yılmadan araştırmaya devam ettim. İslam tarihlerine yöneldim. Bu vesile
i kendi tarihimi de okuma öğrenmeme neden oldu.
İslam tarihindeki şia ile ilgili metinler ile Humeyni ve İslam adı ile
yayımlanan kitaptaki bilgiler örtüşüyordu. Yani söz konusu kitap şiayı
karalamak üzere hazırlanmış bir kitap değildi.
Şaşkına dönmüştüm ama gerçeği artık kavramıştım. Demek ki,
Humeyni mezhepçilik yaparak İslam bayrağını değil, bölünmüşlüğün mezhep
çatışmasının bayrağını yükseltmeye gelmişti. Yıllardır bu hızla şia konusunda
araştırma yapmaktayım bu birikimi de inananlarla paylaşmak en büyük arzum.
Ancak inananların birbirine en yakın olmaları gereken dönemlerde farklılıkları
kaşımanın insanlığa hiçbir yararının olmadığını düşünerek bugüne kadar bunu
kendime sakladım. Ancak bu sürecin toplumumuzdaki yansımasına baktığımda dünkü
siyasi sempatizanlarının bugün Şiilerle bir olup şia dışı müminler arasında
yürüttükleri davet çalışmalarını sinsi metotlarla sürdürdüğünü görmekteyim.
Siyasi yakınlığı dini yakınlığa çeviren ülkemizdeki sonradan dönmeler inanç
akidesinin ve şianın ne olduğuna bakmadan bilgi edinmeden hatta buna ihtiyaç
bile duymadan son derece cahilane bir tutum ile Cihadı istismar ederek
“Şiî-Sünnî kardeştir” söylemini şia inancının güçlendirmek adına, şia
karşıtı inançlara hakaret etmeyi ve
Şiîlerin faziletlerini sayıp dökmeyi kendince bir fazilet saymaktaydılar!
Şİİ TARİHİNDE HİÇ GÖSTERİLMEMEYE ÇALIŞILAN TARİHİ HAKİKATLER (BÜTÜN BİR MANZARA İÇİNDE YOK EDİLEN DETAY RESİMLER)
İslamın gelişi ve gelişmesi sürecindeki ilk fitne hareketlerinin boyut ve şekil değiştirmeye başladığı dönem Hz Osman dönemidir. Bu dönem; yahudi ve putperes düşünürlerin strateji değiştirerek islami inkar veya reddetme yönteminin dışına çıkarak islamı esas mecrasından uzaklaştırma faaliyetlerine yöneldiklerini görüyoruz.
Bu gelişmeleri kısaca vurgulayacak olursak,
Hazreti Osman, medineye geldikten sonra sahabenin en sıkıntılı döneminde, susuzluğun en büyü sorun olduğu bir anda Efendimizin işaretiyle Rume kuyusunu Müslümanlar için satın alarak Müslümanların hizmetine sunmuştur. Tebük seferi hazırlığında ‘ceyşü’l-usre’ denen İslam ordusunun hazırlanmasında büyük gayret sarf etmiş, ticaret için hazırladığı üçyüz kadar deveyi yüküyle birlikte sadaka olarak vermişti. Buna mukabil Efendimiz de “Bundan sonra Osman’a yaptıkları zarar vermez.” Buyurmuştur. 12 yıllık Hilafeti sırasında da islam toplumuna pek çok iyi olay yaşatmıştır. Ordu ve donanmayı güçlendirmiş, Kıbrıs ve Rodos alınmıştır... Müslümanlar onun zamanında bütün Kuzey Afrika'yı aşarak İspanya'ya geçmişlerdir. Tarık Bin Ziyad'ın İspanya geçtikten sonra gemilerini yaktırarak askerlerin geri dönüş ihtimalini ortadan kaldırması meşhurdur... Böylece koca yarımada kısa zamanda İSLAM egemenliği altına girmişti... Asya'da Horasan ve Taberistan bu dönemde fethedilmiştir. İslam toprakları yüz kat artmış buna mukabil genişleyen coğrafyada aynı oranda nitelik olarak islamı öğretim sağlanamamıştır. Hasan el-Basri'den El-Hâfız İbn-i Abdil Berr naklettigine göre; “Osman (r.a.) zamanında bereketli rızıklar ve bol bol hayırlı işler yanında insanlar arasında iyi ilişkiler vardı. Bu dönemde Müslümanlar en rahat ve en saadeti bir hayat yaşamıştır. Tabiînden iki büyük âlim Hasan Basri ve İbn-i Sîrîn bunun doğruluğuna şahitlik etmişlerdir. Hatta yeryüzünde biri diğerinden korkan bir tek mümin yoktu. Aksine her mümin diğer mümin kardeşini sever ve ona yardım etmek isterdi.” Denilerek zenginiliğin çok ileriye gittiği anlatılmaktadır. Ancak bu saadet uzun sürmemiş, Hz Osman ın görevlendirdiği valilerin bazıları İslami hizmeti ön plana almayıp iyi yaşamak ve zenginliği hedeflediği, bununla birlikte halkın dert ve sıkıntıları ile ilgilenmediği bunun da büyük bir huzursuzluk ve kargaşayı beraberinde getirep ayaklanmaların başlamasına sebep olduğu da tarihi bir vakıadır. Bu umursamazlıkla İslam düşmanlarının istismarına kapı açılmış ve bu kapı bir daha hiç kapanmamıştır. İlk alev mısırda tutuşturulmuştur. Bu konu ile alakalı Şii tarihçisi Ravdatil safa da:
“Abdullah bin Sebe, Osman bin Affan karşıtlarının Mısır’da çok olduğunu öğrenince oraya yöneldi. Orada ilim ve takvalıymış gibi göründü ve böylece insanları kendine güvendirdi ve bozuk, yanlış ve çirkin emellerini terviç etmeye başladı. Her Nebi kendinden sonra yerine geçecek birini vasiyet eder. İlim, fetva, cömert, yiğit olan ve emaneti yerine getiren takva sahibi Ali de Resulullahın vasisi ve halifesidir. Ümmet Ali’ye zulüm etti. Onun hakkı olan hilafeti ve vilayeti zorla aldı, şimdi onun yanında yer almak ve yardım etmek herkese lazımdır. Osman’ın hilafetine son vermek lazım dedi. Mısırlılar onun sözlerinden ve görüşlerinden çok etkilendiler ve Osman’ın hilafetine karşı çıktılar.” (Ravdatil safa, s. 292 cilt 2, Farsça İran baskısı)
Sonuçta islam düşmanları bu konudaki stratejilerini gercekleştirmiş, mısırlıların gerçekleştirği isyan hareketinde Hz Osmanın şehit edilmesi sağlanmıştır.
Hz. Hüseyin’in, Hz. Osman'm hilafeti sırasında, 30 /651 yılında, Said b. el.As'ın Kilfe'den Horasan'a yaptığı sefere, kardeşi Hz. Hasan'la birlikte katıldığı(Taberi, 1 {2836.); daha sonra da Hz. Osman'ın evini muhasara eden isyancılara karışı Halife'yi korumak üzre babası Hz. Ali tarafından, yine kardeşi Hz. Hasan'la birlikte memur edildiği en güvenilir kaynaklarda mevcuttur.(Belazuri, Ensilbu'/.Eşrtif (Sülcymımiye Kütüphanesi, Heisülkütlfıb nı. Xo: 597-598), 483 o: Taberi. 1 {3020.)
Şehadetin ardından huzuru bozulan toplumun bir daha huzuru hiç eskisi gibi olmadı.
HZ. Ali Dönemindeki algılamalar
Hz. Ali’yi kelimelerle anlatmak kolay değil. O günkü gelişmeleri bilmek için o nu iyi tanımak gerekir. Hayatında hiç yalan söylememiş, yiğit, hakkı hukuku savunan, gerçekler karşısında susmayayacak kadar şerefli, onurlu, yiğitler yiğidi bir zattır. Pısırıklık, yalancılık, takiyyecilik, hile, desise ve düzenbazlık onun hayatında hiç olmamıştır. Hz. Ali, rasulullah’dan sonra ashâbı kiramın içinde en âlimi ve fakihlerin başında olanlardan idi. Kendisinde fevkalâde bir ilm ü irfan vücuda gelmiş, en büyük bir ictihad kudreti tecelli etmişti. Hz. ebu bekir, hz ömer gibi sahâbe-i Güzîn’in âzımı daima ilmî, fıkhî meselelerde kendisiyle müzâkere ve müşâverede bulunur, kendisinin ilminden, faydalanırlardı. Ömer nasuhi bilmen Hz.li gerek dinde ince anlayış ve derin kavrayış sahibi olma özelliği ile gerek kadılık görevinde gerekse, başta Hz. Ömer ve Abdullah b. Mesut (r.a.) Olmak üzere birçok sahabeden bu yönde yapılan çok sayıda nakline bakıldığında Hz. Ali nin bu özelliklerinin şüphesiz var olduğunu gösterir. Birkaç cümle ile örneklendirmek gerekirse;
Hz Ömer (r.a.) “içimizde en doğru ve yetkin hüküm verenimiz Ali idi” derken Abdullah b. Mesut, kendisiyle birlikte genel olarak sahabenin kanaatinin de bu yönde olduğunu belirtmiştir saîd b. Müseyyeb’in nakline göre yine Hz .Ömer, sorunların çözümünde, yanında yardımcısı olarak ebu’l-hasen’i olmayan bir sorunla karşılaşmaktan Allah’a sığınmıştır. Diğer taraftan Hz âişe (r.a.), sünneti en iyi bilen kişi olarak Hz. Ali’yi gösterirken; ibn Abbas (r.a.), ilmin onda dokuzunun Ali’de olduğunu, geriye kalan onda birde de ayrıca hissesinin bulunduğunu ifade etmiştir. Hz Ali’ Sahabenin bütünü gözünde de çok değerli olduğu anlaşılmaktadır. Hz Ali nin şahsiyeti ve onu tanıyanlar tarafından çok sevilmesini istismar eden fitne mensupları konuyu çok farklı bir mecraya çekmişler kendi emellerine hizmet eder hale getirmiş ve birçok yalanlarını Hz. Ali ye mal etmişlerdir. Şöyle ki; Hz Ali hilafeti boyunca ırakta yaşadı. Oradaki insanlar Hz Ali yi yakından tanıdılar ve onu takdir ettiler. Bundan önceki sürecte Hz. Osman (R.A.) döneminde Mısır'da uygun ortamı bulup ortalığı bulandıran fitne hareketi daha sonra Irak’a sıçradı ve orayı merkez edindi. Mekke, Medine ve Hicaz topraklannda bulunan diğer şehir¬ler, sünnet ve Hadis'in beşiği olmaya devam ederken Irak farklı anlayışların karargâhı haline geldi. Bu bölgede sürdürülmeye başlayan fitne faliyetleri sünnet ve hadis anlayışının gelişmesinin önüne Ali sevgisi ön plana cıkarttılar. HZ Peygamberimizden sonra Halifelik hakkının Hz. Ali de olduğunu iddia eden ve bunu dinin bir mecburiyeti sayan bu grup, fitneyi topluma yaymanın yöntemini Hz Ali yi kullanarak gerçekleştirmişlerdir. Hz. Ali nin en ufak bir katsısı olmaksızın burada körü körüne ifrat derecesinde bir Ali taraftarlığı taban buldu. Bir daha bu topraklarda Ali sevgisinin yerini başka yönetimler dolduramadı. Çünkü diğer yönetimlerin gaspcı dini değiştiren olarak algılanması bu sevgi üzerinden topluma kazandırıldı.
Daha sonraki saltanat döneminde Irak'a vali olarak Ziyad b. Ebih'i gönderildi. Ziyad, hiçbir zaman Hz Ali nin yerini tutamadı. Saltanatın valisi olarak görünüşte muhalefeti ortadan kaldırdıysa da insanların kalbinden, karşı gelme duygularını sökemedi. Ziyad'dan sonra Yezid devrinde Irak'ın valiliğini Ziyad'ın oğlu yaptı. Bunun dö¬neminde Emevîlere karşı ilk ayaklananlar Iraklılar oldu. Daha sonraki Âbdülmelik b. Mervan döneminde iktidar Mervan oğulları¬na geçince Âbdülmelik vali olarak Irak'a meşhur Haccac'ı gönder¬di. Haccac baskıyı daha da artırdı. Her baskı arttıkça şilik mezhebi daha da güçlendi.
Acaba hakikatten birinci halifelik hakkı Hz Ali nin hakkı mıydı? Ali yi sevmek ve islam itikadını bu sevgi üzerine oturtmak ıslamın kendisimiydi bunu kademe kademe göreceğiz. Halifelikle ile ilgili Hz Ali nin kendisine sorulan soruya verdiği cevaba bir bakalım.
Hz. Osman r.a’in şehid edilmesiyle başlayan ve İslâm tarihinde “el fitnet’ül Kübrâ” (en büyük fitne) diye adlandırılan hareketten sonra, halife seçilmiş olup, hilâfetini tanımayanlarla savaşmak üzere Basra’ya gitmiş olan Hz.li Ra’a, Ibnu’l Kevva’ ve Kays b. Ibâd Basra’ya gidisinin sebebini sorup söyle dediler:
Bu konuda Resulullah’ın bana bir ahdi yoktur
“Müslümanların karsı karsıya gelip birbirlerini öldürecekleri bu gelişin, Resûlallah (s.a.s.)’in sana olan bir ahdi veya emriyle midir?” Hz.Ali r.a. su cevabi verdi:
“Bu konuda Resûlallah (s.a.s.)’in bana bir ahdi olup olmadığını soruyorsunuz. Bana verilmiş böyle bir ahit yoktur. Vallahi ona ilk inanan ben olduğum gibi, ona ilk defa yalan isnat eden ben olmayacağım. Şayet bu konuda Resûlallah (s.a.s.)’in bana bir ahdi olsaydı, Ebû Bekir ve Ömer’in onun minberine çıkmalarına müsaade etmezdim, elimle onlarla savaşırdım (Resûlallah (s.a.s.)’in emri olduğu için. Fakat Resûlallah (s.a.s.). ne öldürüldü, ne de aniden öldü. Hastalığı bir kaç gün ve gece devam etti. Müezzin ona namaz vaktini bildirmek içín geldiğinde, O Müslümanlara namaz kıldırtmak için Ebû Bekir’e emrederdi. Kaldı ki, benim orada olduğumu da görüyordu.
Hanımlarından (Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Aişe) Hz. Peygamber (s.a.s.)’e, bu görevi Ebû Bekir’den almasını söyleyince kızdı ve “siz kadınlar Hz. Yusuf’un başını derde sokanlarsınız, Ebû Bekir’i geçirin Müslümanlara namazı kıldırsın!” dedi. Allah, Peygamberinin ruhunu alınca, isimize baktık ve Resûlallah (s.a.s.)’in dinimiz için lâyık gördüğünü dünyamız için seçtik. Namaz, İslâm’ın aslidir; o dinin emri, dinin direğidir.
Biz (bunun için) Ebû Bekir’e biat ettik ve o bu isin ehliydi. İçimizden iki kişi dahi ona muhalefet etmedi. Ebû Bekir’e hakkım edâ ettim ve ona itaat etmesini bildim. Onunla beraber askerleri için de cihat ettim. Bana verdiğini aldım, savaşa gönderince gittim; onun emriyle had cezalarını kendi kamçımla yerine getirdim. Ölünce, yerine Ömer geldi ve arkadaşının (yâni Ebû Bekir’in) yolunu takip etti, onun gibi hareket etti.
Böylece Ömer’e biat ettik ve içimizden iki kişi dahi ona muhalefet etmedi. Hiç birimiz de başkasını ona tercih etmedik. Ömer’e hakkim edâ ettim ve Ona itaat etmesini bildim. Onunla beraber askerleri içinde cihat ettim. Bana verdiğini aldım, savaşa gönderince gittim; onun emriyle had cezalarını kendi kamçımla yerine getirdim. Ölünce Hz. Peygamber (s.a.s.)’e olan akrabalığımı, İslâm’da önceliğimi ve selefiyyetimi ve bu ise liyakatimi düşünerek bu konuda başkasının bana tercih edilmeyeceğini sandım.
Öldükten sonra, onun yüzünden halifenin bir günah islememesi ve kendini mesuliyetten kurtarmak için Ömer hilâfeti çocuğuna yasakladı ve yeni halifeyi seçmek üzere altı kişilik bir heyet seçti ki ben onlardan biriyim. O isteseydi oğlunu seçebilirdi; yapmadı.
Heyet toplanınca, kimsenin bana tercih edilmeyeceğini sandım.
Abdurrahman b. Avf, kimi halife tayin ederse ona kesinlikle itaat edileceğine dair bizden söz aldıktan sonra, Osman b. Affan’ın elini tutarak, eline vurdu ve biat etti. Ben de isime baktım. Ona itaatim ise, biatimden önce oldu. Böylece Osman’a biat ettik. Ona hakkini edâ ettim ve itaat etmesini bildim. Onunla beraber askerleri içinde cihâd ettim. Bana verdiğini aldım, savaşa gönderince gittim; onun emriyle had cezalarını kendi kamçımla yerine getirdim.
Vurulunca, kendi isime baktım. Resûlallah (s.a.s.)’in iki halifesi gitmiş, birisi de vurulmuştu. Haremeyn’deki (Mekke ve Medine’deki) ve iki bölgedeki Müslümanlar bana biat ettiler.
Bunun üzerine birisi ortaya atıldı ki, dengim değil; ne Resûlallah (s.a.s.)’e olan akrabalığı benimki kadar yakin, ne ilmi benim ilmime denk ve ne de İslâm’daki önceliği benimki gibi eskiydi. Dolayısıyla ben bu ise ondan (yâni Muaviye’den) daha lâyıktım!” demiştir.
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.s.), hilâfet konusunda kesin bir tavır takınmamış, kimseyi halife seçmemiştir. Nitekim Hz. Ali’nin yukarıda buyurduğu gibi, o bu konuda bir emir vermiş olsaydı, onun emri kanun olduğundan, mutlaka yerine getirilirdi. Bununla birlikte Namaz Islımın aslidir. Asilsiz, yâni temelsiz hiç bir şey düşünülemediği gibi, namazsız bir İslâm tasavvur edilemez. Hz. Ali r.a. bunu delil kabul ederek, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in namaz için seçtiği imâmı, yâni devlet başkanı olarak kabul ediyor.
Buradan anlaşılmaktadır ki, asırlardır Müslümanlara kabul ettirilmeye çalışıldığı gibi, Hulefayi raşidin birbirine düşman değillerdir. Öyle olsaydı, yâni Hz. Ali, Hz. Ömer’i sevmeseydi ona kızı Ümmü Gülsümü verir miydi? Allah’ın aslanı olan Hz. Ali’nin korkudan “takiyye” yapıp kızını Hz. Ömer verdiğini düşünmek en azından haksızlık olur.(Suyûti, Tarihu’l-Hulefâ, el-Kahire, 1964, s. 177–178) Kaynak: Prof. Ihsan Süreyya Sırma, Tarih Şuuru, Seha yayınları.
HZ. Ali (r.a.) Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesinden belli bir süre sonra, birçok şahidin de hazır bulunduğu bir mecliste Hz. Ebu Bekir'e biat etmiş halifeliğinin meşruluğunu kabul etmiştir. Şayet halifelik Hz. Ebu Bekir'in hakkı olmasaydı, sahabe bu konuda ittifak etmezdi. Hz Ali (r.a.) de haklı olduğuna inandığı süre icinde Muaviye (r.a.) ile kavga durumuna girdiği gibi Hz.Ebu Bekirle de hiç korkmadan, yılmadan, takiyye yapmadan savaş durumuna girerdi. (Şayet Şiilerin iddia ettikleri gibi Hz. Ali'nin halife olması gerektiğine dair Kuran dan bir ayet veya Hz. Peygamber'den bir açık bir beyan bulunsaydı, Hz. Ali bu nassı ve Peygamberimizin sözünü sahabeye karşı delil olarak öne sürerdi. Muaviye ve Hariciler ile savaştığı gibi yanlışın üzerine gider onlarla savaşırdı. Şia düşüncesi Hz Ali yi korkak aciz, takiyyeci, hakkını savunamayan pısırık, şahsiyetsiz bir kişilik olarak göstermektedir ki, hâşâ Hz Ali yi bundan tenzih ederiz. Bu ididiaların içinde sadece Hz Ali ye hakaret yoktur. İslamın tüm değerlerine hakeret ve savaş vardır. Dikkat edilirse bu apacık görünen bir gercektir. Hem Hz. Peygamber'den gelen açık bir hükmü ve nassı terkedip bâtıl üzerinde birleşmek, Allah Resûlünün arkadaşlarından onun yetiştirip fetih bölgelerine gönderdiği dostlarından, onun en yakın akrabalarından, bütün canı ve malı pahasına müşriklerin onca zulmüne katlanan can yoldaşlarından, nasıl böyle bir şey beklenebilir?. Bunlar madem bu kadar zayıf, iradesiz, en ufak bir zorluğa karşı boyun bükecek kadar aciz idi de, ne diye insanlık tarihindeki en büyük zulumle karşı en onurlu duruşu sergeleyip islamın gelişme sürecinin içinde oldular. Hz Peygambere en ihtiyac duyduğu zamanlar inanıp ona destek oldular. Bir gün sonra ihanet edip onca yaptıklarını boşa cıkarmak içinmi iman ettiler. Bu ne bicim bir mantık. Şia bunların ebu cehillerin yanında olmalarını nasıl izah ediyor ki karalamayı bu kadar kolay yapabiliyor. Bunların hiç birisi masum değildir. Hata yapabilirler. Haydi, bunların biri, ikisi, olmadı üçü, beşi şaşırdı yoldan cıktı diyelim. Olabilir mi? Olabilir. Ama yüz binin üzerinde Allah’ın gönderdiği tevhit dinine inanmış, hz Muhammedin ümmeti olma ile şereflenmiş onca insanını böyle bir yanlışlıkta birleşmesi, hiçbir aklın, hic bir bilmin kabülleneceği bir şey değildir. Böyle bir şeye sonsuzda bir ihtimal dahi verilemez. Akıllı olan bir insan bir şeye inanabilir. Ama akla, vicdana, insanlığa, insan onuruna yakışır bir şeye inanır. İnanırken de inandığı şeyin öz değerine yani Hz Peygambere saygısını kaybetmez. Bu inancının içinde zerre kadar peygamber inancına saygıdan asla söz edilemez. HZ Peygamber kendini tarif ediyor, onlar bunu değiştirmeye kalkıp yok sen öyle değil şöylesin deniyor. Hz Ali nin bu hususlarla ilgili onlarca söylemi var onu reddiyor Ali adına konuşuyorsunuz. Allah aşkına siz hem Allah, hem Peygamber hemde bütün sahabe hakkında bilip bilmeden konuşuyorsunuz. Siz kimsiniz? Kimin adına konuşuyorsunuz? Bu düşünce tarzı ve faaliyetlerinizle kime hizmet ediyorsunuz!?..... Bu kadar da olmaz! bu düpe düz edepsizlik, haddini bilmemezlik, terbiyesizlik tir. Bunun başka bir izahı asla olamaz.) Bu cumhuriyeti kurduk Osmanlıya reddi miras yapalım yaklaşımından daha acımasız daha zalimdir.
Başka bir husus da şudur ki; Ebu Bekir(r.a.), yaşamaktan ümit kesince, Osman (r.a.)ı çağırdı ve Hz. Ömer'i veliahd tayin ettiğini bildiren bir vasiyetname yazdırarak altını mühürledi. Sonra bu kararname halka tek tek gösterilerek, içinde yazılı isme biat etmeleri teklif edildi, onlar da teklifi kabul ettiler. Sıra Hz. Ali'ye (r.a.) gelince, “kararnamedeki isim Ömer de olsa biat ettik gitti", dedi.
Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Hz. Ömer’in kendisinin de İran seferine katılmak istemesine karşın, Hz. Ali’nin buna karşı çıkarak “Ya Ömer, sen gitme, eğer sen bu savaşta şehit olacak olursan Ümmetin başı ortadan kalkmış olur, bu da ümmete ağır bir darbe olur. Ama eğer bir kumandan şehit olacak olursa onun yerine başka bir kumandan getirilir” diyerek onu sefere çıkmaktan alıkoyduğunu unutmamalıyız. Hz. Ali, Hz. Ömer’in uygulamalarına yer yer itirazlar getirmiş olduğuna bazı kaynaklarda rastlasak bile, onun hilafetinin İslam Ümmetinin esenliği ve salahı için korunması gerektiğini pratik tavrıyla ortaya koymuştur.
Hulasa Hz. Ömer'in halifeliği de ittifakla sabit olmuştur. Sonra Hz. Ömer (r.a.) şehid edilince, yeni halifenin seçimini, Osman, Ali, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr ve Sa'd b. Ebu Vakkas (r.a.) dan meydana gelen altı kişilik bir şûra (komisyon) ya havale etti. (Seçilmemek, fakat seçme hakkına sahip olmak şartıyla Hz. Ömer oğlu Abdullah'ı da bu komisyona dahil etti. Uzun ve çetin tartışmalardan sonra komisyonun) beş kişisi, yeni halifeyi tayin yetkisini Abdurrahman b. Avf a verdi ve O'nun vereceği hükme rıza göstereceklerini bildirdi. O da Hz. Osman'ı seçerek ashabı huzurunda O'na biat eyledi. Sahabenin biati da O'nun biatini takib etti. Hz. Osman'ın emirlerine ve yasaklarına riayet ettiler. O'nun peşinde cuma ve bayram namazlarını kıldılar. Bu ise bir icma ve ittifak niteliğinde idi. Sonra Hz. Osman şehid edildi. Halifelik işini ortada kalmıştı. İlk üç halife de oybirliği ile seçilmişti. Yani İslam’ın ileri gelenleri, kabile reisleri, büyük aile reisleri hep halife'ye biat etmişlerdi. Ama Hz. Ali’nin görevi üstlenmesinde şartlar böyle gelişmedi.
Ali (r.a.), Osman'ın (r.a.) şehit edilmesinin altıncı günü olan Cuma gününde, Hz Osmanı şehit eden capulcuların Hz Ali ye halife olması gerektiği konusundaki baskılar altında halka karsı irad ettiği bir hutbede söyle demiştir: “Ey insanlar! Dikkatle dinleyiniz. Halife tayin etme isi sizin isinizdir. Siz tayin etmediğiniz müddetçe bunda hiç kimsenin hakkı yoktur. Her ne kadar önceleri Osman'ı (r.a.) tayin etmede ihtilafa düşmüş isek de, su anda dilerseniz bu isi uhdeme alacağım. Aksi halde hiç kimseyi zorlamam...” Bu husustaki uzun bilgiyi Taberi 5/156–157 sahifelerinden almak mümkündür. Emirülmü'minin “Halife tayin etme işi sizin işinizdir, onda kimsenin hakkı yoktur. Ancak tayin ettiğiniz müstesna” sözü siiler'in asırlardır bu hususta uydurdukları yalanın boş bir iddia olduğunu da ortaya koyuyor. Bu iddialar “El-Avâsım Minel Kavasım” adlı eserin 142-143. sahifelerinde açıkça görmek mümkündür.) Şiacılar ne Ali (ra) ne de onun nesli tarafından bu konularla ilgili dile getirdikleri hakikatları hiç görmek istemezler. Onlar için söz konusu zatların kendi söylemleri değil, imamlar adına uydurulanlarını muteber sayarlar.
Son gelişmeler insanların kafalarını bulandırmış ümmetin geleceği konusunda ümitler canlılığını yitirmiş çok zor bir dönemde ve kötü şartlar altında Hz. Ali halife olmuştu. Osman'ın (r.a.) şehid edilmesinden sonra henüz kalpler üzgün iken birlik ve beraberlik ruhu yokken Ali'ye (r.a.) biat edilmişti. Fitneyi çıkaranlar ise Medine'de henüz güçlü ve kuvvetli idiler. Bununla beraber birçok sahabi Ali'ye (r.a.) biat etmemişti. İbn-i Ömer bunlardan birisidir. Hatta Talha' da zorla getirip Aliye (r.a.) bîat ettirilmesi sağlanmıştı.. Hz. Ali işe Hz. Osman'ın katillerini aramakla başladı. Fakat bu kişiler tam tespit edilemedi. Şam ehli de Osman'ın (r.a.) katilleri bulunup öcünü alıncaya kadar biat etmiyeceklerini ilan etti. Bu sürecten sonra İslam coğrafyasında ictihat farklılıkları sonucta da çeşitli karışıklıklar yaşandı. Farklı ictihatları şöyle sıralayabiliriz;
Bazıları Ali (r.a.) ve Muaviye'nin (r.a.) beraberce halifeliklerini birbirinden bağımsız olarak sürdürebileceklerine itiraz etmeyip razı oldular.
Diğer bir gurup da o zaman müslümanların umumî bir imamlarının olmadığını, belki o zamanın bir fitne zamanı olduğunun görüşünde idiler. Bu görüş bir kısım Basra ehli muhaddislerinindir.
Bir başka gurup da mutlaka Hz.Ali'nin halife olduğunu, Talha ve Zübeyr gibi O'na karşı gelenlerle savaşmada isabet ettiğini söylüyorlardı.
Dördüncü bir gurup da Ali'nin (r.a.) imam ve içtihadında isabetli, onunla savaşanın hata etmiş müctehid olduğunu söylediler. Bu görüş de Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeiîlerden bir bölümünün görüşüdür.
Beşinci bir gurup da şöyle diyor:
Halife Hz. Ali'dir. Muaviye'den çok hakka yakındır. Her ikisinden de ayrılıp savaşa katılmamak daha hayırlıdır. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Öyle bir fitne olacak ki, O'na karışmayan karışandan daha hayırlıdır.” (Müslim Fiten: 3)
Hasan (r.a.) hakkında da şöyle buyuruyor:
“Benim şu oğlum Seyyiddir. Allah (c.c.) Onunla iki büyük müslüman gurubun arasını Islâh edecektir.” (Buhari, Sulh: 9, Fedail: 22, Fiten: 20, Ebu Davud Sünet: 12, Tirmizi, Menakıb: 30)
Bu hadis ile O'na “Islah yani Sulh” sıfatını vermiştir. Kitâl vacip veya müstehap olsaydı. Rasullullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Onu terkedeni methetmezdi. Bunlar devama şöyle dediler:
“Allah (c.c.) saldırgana karşı hemen savaşı emretmemiştir. Hem de her sadırganla da değil. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Eğer mü'minlerden iki birlik çarpışırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın. Eğer Onlardan biri tecavüz ediyorsa, o vakit tecavüz edenle Allah (c.c.)'ın emrine dönünceye kadar savaşın.” (Hucurat 49/9)
Cenab-ı Allah önce barıştırmayı emretmiştir. Onlardan biri tecavüze devam ederse, Allah (c.c.)'ın emrine dönünceye kadar Onunla savaşılır. Bunun için her iki birliğin de savaşması maslahat değildir. Allah (c.c.)'ın emrettiği ve mütecavize karşı olan savaş da şüphesiz ki mefsedete tercih edilen bir maslahattır. (O da fitneyi ortadan kaldırmaktır.)
İbn-i Sîrin, fitneye düşüp de akibetinden korkmayan bir kişi varsa, o da Muhammed b. Mesleme'dir. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in O'nun hakkında “Fitne ona zarar veremez” buyurduğunu işittim.
Şû'be, Eş'as b. Süleym'den, O'da Ebu Bürde'den, O'da Sa'lebe b. Dabi'â'nın şöyle dediğini rivayet ediyor:
Huzeyfe'nin yanına gittim. O da şöyle dedi:
“Ben öyle bir adam bilirim ki fitne Ona hiç zarar vermez.” sonra çıktığımızda içinde Muhammed b. Meslemenin tek başına bulunduğu bir çadırı gördük. O'na bu durumu sorduk. O da “Olan oluncaya, herşey açığa çıkıncaya kadar, şehirlerinden hiçbir yerin beni içine almasını istemiyorum.” dedi.
İbn-i Mesleme, hiç savaşa iştirak etmemiş, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in haber verdiği gibi fitne de O'na zarar verememiştir.
İbn-i Mesleme gibi Sa'd bin Ebi Vakkas, Usâme b. Zeyd, İbn-i Amr, Ebubekr'e, İmran b. Husayn ve daha birçok ileri gelen sahabi Ali (r.a.) ve Muaviye'nin karşılıklı savaşlarına katılmamışlardır. Bu durum bir tarafı tutup savaşmanın ne vacip ve ne de müstehap olduğunu gösteriyor.
İşte bu görüş ehl-i sünnetin cumhuru, hadis ehli, Mâlik, Süfyan es-Sevri, Ahmed b. Hanbel ve daha birçoklarının görüşüdür.
Hz.Ali ye halifelik sürecinde destek olup, onunla siyasi anlamda bir olanların bir kısmı, muaviye ile yaptığı savaşta Hz Ali hakem olayını kabul etti, oysa Kuran’daki "Allah’tan başka hakem yoktur!" mealindeki ayete dayanarak Hz Ali yi terk etmişlerdir. Savaşan iki tarafı da kâfir ilan etmişlerdir. Hatta bunlar sonucta Hz Ali nin şehit olmasını sağlamışlartır. Bu gruba başlangıçta Ali şiası dense de sonra ihanet ettikleri ve bu ayrılığı dinselleştirdiklerinden dolayı tarihte onlara harici denmiştir. Hz Ali halifeliği döneminde özellikle bunlarla uğraştı. Amcası Hz Abbası elci olarak gönderip onlara telkinde bulundu. Üzerlerine ordu gönderdi. Büyük kısmı esir edildi. Tövbe edenler affolundu. Kılıç artığı hariciler ise; hem hz. Ali'den, hem de muaviye'den kurtulmaya karar verdiler. Hakemlik yapan kurnaz amr'ı da öldüreceklerdi. Üç suikastçı hazırlandı. 661 yılında bir sabah namaz vakti ibni mülcem adındaki harici, Ali'yi zehirli bir hançer ile vurdu. Muaviye ise suikastı yaralı olarak atlattı. Aynı gün üçüncü kurban amr, camiye gitmediği için kurtuldu... Yani, ilahi takdir sanki sadece Ali'nin şahadet’ini onaylamıştı... Hikmet'inden sual olunmaz! Hz Ali nin samimi dostları, onu yukarda bahsedilen özelliklerinden dolayı sevenleri Hz Ali şehit olunca kimisi bir köşede ilim ve irfan dağıtmaya devam etmiş kimisi vefat etmiş, kimisi de yeni yönetimlerle beraber savaşlara katılmışlardır. Bu grup kendi görevlerini icra edip kendi alanlarına çekildi. Ali yi seven bu sahabeler diğer sahabelerle inanç birliği içindeydiler. Diğer sahabelerle tek farkları Hz. Ali yi çok sevmeleri siyaseten onunla beraber hareket etmeleridir. Mısır başlayıp ıraka taşınan ve içinde hiç sahabe olmayan fitne hareketi ile bunlar asla bir olmamışlar bu iki taraf birbiriyle karıştırmamalıdır. O dönemde taraftarlık olayı sadeve Ali ra ait değildi. Diğer lider sahabelerin de taraftarları şiası mevcuttu. Hatta tarihte ilk şiası yani belirgin bir taraftarı olan zat hz. Osmandır. Ancak, hiç birisi Hz Ali gibi mazlum bir duruma düşmediği ve haksızlığa uğramadığı için taraftarları tarihte yer alacak şekilde belirgin olmamıştır. HZ. Ali de HZ. Ebu Bekir ve HZ. Ömer’den farklı davranmadı ve hilafet'i kendi oğullarına vasiyet etmediği görülür. Hz. Ali’ye kendisinden sonra kimi halife tayin edeceğinin sorulduğunu, Hz. Peygamberi örnek almak istediğini ifade ederek hiç kimseyi halife olarak zikretmeyeceğini söylemiştir. İslam Tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Belâzûrî tarafından aktarılan Cündeb b. Abdullah’in Hz. Ali’ye geldiği ve oğlu Hasan’ı halife seçmek istediklerini, bu konudaki fikrini sorduğunu, Hz. Ali’nin de “size emretmeyeceğim gibi sizi bundan da alıkoymam” rivayeti bunlardan birisidir.
Öyle anlaşılıyor ki; Hz. Ali kendisinden sonraki halifeyi belirlemek istememiştir. Nitekim Eğer hilafet'i oğullarına vasiyet etseydi, hilafet hemen onun arkasından saltanat'a dönüşür, hanedanlık o zaman başlamış oluşurdu.
Hz. Ali üzerine oturtulan bazı tartışmalı konular ve hakikatler.
Şia mimarları koydukları düzeni korumak ve devamını sağlamak için tüm ihtimalleri hesap etmişler, tarihi konuları saptırmış, ayetleri yanlış yorumlamış, ayetlerin geliş ve nüzul sebeplerini gündeme getirmeden, ya da saptırarak bu alanda istediği gibi oynamış, önlerine çıkan ne varsa onu yok etmek için ne gerekiyorsa onu yapmışlardır. Onlar için tek kutsal kendi mezhepleri kendi kutsal değerleri olmuştur. Bu uğurda kendi kaynaklarında ki onlarca gerceği zaman zaman yok saymış başka yalanlarla onu karanlığa itmişlerdir. Mesela son zamanlarda bir kısım şiacılar, Hz Osman ile evlenen peygamberimizin kızlarının inkâr etmekten, Hz Ömer ile evlenen Hz Ali nin kızını yok saymaktan geri durmamışlardır. Hakikati çürütmek için ortaya konan bütün tarihi ve dini vesikalardaki delilleri karartmak için anında din adına üretmelere devam etmekteler, asla hiçbir yalan ve yanlışından vazgeçmemektedirler. Çünkü onların inançları mezhep taassubu üzerine kurulmuştur. Humeyni anayasasına İran ın resmi mezhebi Şiiliktir. Kıyamete kadar bu böyle devam edecektir akidesini anayasanın değişmez kuralı olarak koymuştur. Oysa mezhep dinin bir yorumudur. Dinin kendisi değildir. Yorumlar asla dinin önüne geçemez. Bu inançta taassup, ifrat ve tefrit dinin değişmez kuralı en geçer akçesidir. Birinci halifelik hakkı Hz. Ali nin idiyse neden hakkını aramadı?. Gibi basit bir soruya, Hz Ebu Bekir’e biat için Hz. Ali’yi Kılıç Zoruyla Camiye Götürdüklerine Dair onlarca delil ortaya koymaya kalkarlar bu delil dedikleri şeyde yine tarihi bir olayın amacını ortaya koymadan bir metinden cımbızla çekilen bir cümlenin yalan, iftira ve profeke karışımı bir düzenin ajite edilip destanlaştırılmasından ibaret. O günkü ortamı ve şartları kısaca ortaya koyarsak; Hz peygamberimizin vefatı arifesinde zaten dışarı bir sefer söz konusu, Vefat olayının insanlar üzerindeki infial etkisi, yönetim sorununun baş göstermesi, iç düşmanların beklediği bir ortamı yakalamış olması, kabile halinde yaşayan bir toplumun yeni devlet olması ve yönetim anlayışı yeterince gelişmemiş olması, Hz peygamberden sonra devleti kimin yöneteceğinin daha önce hiç konuşulmuş olmaması, kabilecilik anlayışının hala toplum üzerinde büyük bir yerinin olması, bu şartlarda her hangi bir ortamda bir kabilenin toplanarak yönetimde ehil olmayan birini lider seçmesi an meselesi. Bu şartları gören olaya müdahale eden Hz. Peygamberimizin en yakın arkadaşı, kayınpederi, zaman zaman vakit namazlarını kıldırmasını istediği zat Hz Ebu Bekir halife seçilir. Hala şartlar düzelmiş değildir. Belli yörelerde yalancı peygamberler türemiş her birisi yeni bir din ortaya koymuş yeterli bilgisi olmayan insanları aldatıyorlar. Bütün
hissiyatı bir tarafa bırakarak Allah için düşünüldüğünde yönetimi zaafa düşürecek herhangi bir olayın hoş görülmesi mümkün değildir. Farklı tarih kitaplarına bakıldığında o günlerde toplumun içinde bulunduğu sorunlarının bu kadarla sınırlı kalmadığını görürüz. İslam camiasında çok büyük bir yeri olan Hz. Ali nin halifeye biatinin gecikmesi İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürdü. Dedikodular aldı yürüdü. Bir iç huzursuzluk baş gösterdi. Belli süre beklemede kalan yönetimin önderleri bu dedikodulardan ve huzursuzluklara sebep olacak biatin gecikmesini yüksek sesle dile getirir oldular. Bu dillendirmede haddini aşan cümleler konuşulmuş olabilir. Çeşitli tarih kitaplarına bakıldığında bu tür konuşmaların var olduğu da akside yazılı, ancak şia nın iddiaları doğrular türde bir konuşma yoktur. Şia kitaplarında bu konularda o kadar bilgi kirliliği var ki; coğu birbiriyle tezat. Sonuç olarak neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bugünden anlamak mümkün değil ancak hakkında konuşulan insanın kendi ifadesi bizce en doğru ifadedir. Mesele daha net bir halde ortaya konulursa; şianın bu konudaki iddiası;
Halifeye biat etmeyen Hz Ali’nin kapısına gelen Hz Ömer, yine ashaptan biat etmediğini bilinen bir grubunda Ali’nin (ra) evinde toplandıklarını öğrenince, onların biat etmeleri için dışarı çıkarılmasını istedi. Ama onlar dışarı çıkmaktan çekindiler. Ömer onların bu hareketini görünce odun toplattırıp şöyle dedi: “Ömer’in canı elinde olan Allah’a and olsun ki, ya dışarı çıkacaksınız veya evi içindekilerle birlikte yakacağım.”
Dediği ifade edilir. Birkaç kez tekrarlanan bu eylem sonunda zorla hz Ali nin biat ettirildiği, Hz Ömer’in bu tür girişimlerin bir seferinde içeriye girmeye zorladığında kapının arkasında kalan Hz Fatımanın sıkıştırıldığını, kaburga kemiğinin kırıldığını, ölümü nünde bundan olduğunu, hatta bazı şia kitaplarında Hz fatımanın hamile olduğu ve çocuğunun bu darptan düşürdüğü sonunda fazla yaşamadan bu olayın onun ölümüne sebep olduğu anlatılır. Hem ne anlatma olayın içine o kadar hissiyat ve istismar katılmış ki bu olay gerçek ten yaşanmış olsa, bilinçsizce okunmuş olsa, bu hissiyatla buna inanmamak, Hz Ömer’e düşman olmamak mümkün değil. Bu yazılımdan şunu anlıyoruz ki şia mimarları islama hizmeti olmuş lider vasıflı sahabeyi birinci düşman ilan edip yok etmek için en ufak boşluğu en inanılmaz bir abartı ve yalanla doldurmuş ve amacına bu şekilde ulaşmıştır ki, sonuçta bunu görüyoruz şiacıların Kuran ve Sahih hadislerde kendi doğrularını ispatlayacak en ufak bir delil bulamayınca, uydurdukları ve asıl mecrasından uzaklaştırdıkları tarihi olayları acite ederek bunun üstesinden gelmeyi amaçlamışlardır. Dikkat edilirse bütün yaklaşımları sempati kazanmaları taraftar bulmaya çalışmaları, hissiyatı istismardır. Neredeyse tamamı yalanla dolu şia Tarih kitapları bunun örnekleri ile doludur. Daha sonraki sürectede Kuranı tevil etmiş, inanclarına delil bulamadıkları hadisleri yok sayarak yerine kendileri uydurmuşlardır.
Konuyu fazla dağıtmadan bu konuda bütün şia aynı mı? düşünüyor sorusuna gelirsek;
Şia dünyasının önde gelen alimlerinden Allame Muhammed Hüseyin Fadlullah,ın Şii-Sünni ihtilaflarını konusunda Suudi Arabistan'ın Ukaz gazetesine 19.10.2008 tarihinde verdiği röportajda bu konu ile ilgili görüşü “
Sayın Fadlullah sizin Şia Mezhebi’nin direklerinin bile muhalefet ettiği görüşleriniz var. Mesela Kaburga kemiğinin kırılması meselesinde belki Şia tarihinde söylenmemiş bir şey söylediniz. Şia tarihinde Emir el Müminin Ömer bin Hattab’ın Hz. Ali’nin evine zorla girerken Hz. Fatıma’nın kaburga kemiğini kapı ve duvar arasında bırakarak kırdığını idea eden rivayet kabul ediyor. Fakat siz bu rivayeti reddediyorsunuz. Bu konuyu nasıl delillendiriyorsunuz.
Ben bu olayı tarih okumalarım ve tahlillerim sırasında irdeledim. Ve gördüğüm kadarıyla bu konuda aktarılan rivayetlerin çoğu zayıf olmakla birlikte güvenilir değiller. Herhangi bir tarihi olayı ele alırken onu meydana getiren arka planı iyi araştırmamız gerekiyor ki olayın doğruluğu ya da yanlışlığı konusunda yargıda bulunabilelim.
Hz. Zehra’ya vurmak ya da şiddet uyguluma meselesi ise o dönemde pek tutarlı değil. Çünkü Hz. Zehra pek öyle kendisi üzerinden muhalefete baskı yapılabilecek bir konumda değil. Aksine o Hz. Peygamber’in kızı olması hasebiyle dönemde bütün Müslümanların saygı duyduğu birisi
İkinci olarak. Bu olayın olduğu sırada Hz. Ali de evde. İslam kahramanı Hz. Ali’nin karısını ve aynı zamanda bu kişi Hz. Peygamber(a.s)’nin kızı, öldürmeye çalışmalarına sessiz kalması pek doğal olmaz.
Üçüncü olarak Hz. Ali evde yalnız değil. Yanında Beni Haşim’den birçok kişide vardı. Bazı rivayetlerde Zübeyir’in de evde olduğu kılıcı ile dışarıda olduğu dışarıda kılıcını kırdıkları aktarılmakta.
Başka bir noktada Mecmaül Beyan yazarı Tabersi’nin El İhticac isimli eserinde bir rivayet var. Bu rivayette Ömer’e soruyorlar neden Ali’nin evini yakmakla tehdit ettin. Ömer bunun üzerine yaptığımı gördünüz mü diyor. Yani bu konuyu iyi bir şekilde tahlil ettiğimiz de pek de tutarlı olmadığını görüyoruz.
Ayrıca biz Hz. Zehra’nın bu konuda pek konuşmadığını görüyoruz. Bazı rivayetlerde Hz. Zehra’nın hilafetin Ali’nin hakkı olduğunu anlatmak için Muhacir ve Ensar’ı gezdiğini okumaktayız. Fakat hem bu sırada hem de mescitteki hutbesi sırasında bu konudan bahsetmediğini görüyoruz. Ama bu konudan bahsetse idi daha duygusal bir hava oluşturabilirdi. Aynı şekilde Ali’nin de bu konudan bahsetmediğini görüyoruz. Bu mesele sadece Ali’nin değil sahabenin de bir yönden meselesi idi.
Ve dillendirilmesi halinde büyük bir infiale neden olabilirdi. Fakat bu mesele dillendirilmedi. Bu mesel hem rivayetler acısından incelendiğinde hem de tarih usulü açısından incelendiğinde pek kabul edilebilir görünmüyor. Ben bu meselenin doğru olduğunu kabul eden birçok kişiye sordum. Herhangi biri eşini öldürmek amacıyla ona saldırsa ne yapardın? Onu Korur muydun, korumaz mıydın? Elbette eşini korur. Şimdi nasıl oluyor da İslam’ın Aslanı Ali eşini korumak için harekete geçmiyor. Bu nedenle bu mesel bana göre kabul görecek bir mesele değildir.
Sayın Fadlullah sizi izleyen Sünni ve araştırmacı ve âlimler sizin bu tarafsız tutumunuz nedeniyle sizi çok takdir etmekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Fakat siz olaya tam bir açıklık getirmediniz. Sizce bu olay uydurmamıdır yoksa bu konuda bazı şüpheleriniz var mı?
İbni Kuteybe’nin aktardığı üzere Ömer’in Ali’nin evini yakma tehdidinde bulunduğu yönünde sözler var. Bu aktarıda, Ali evinin önünde toplanan ve kendisine biat etmesi için yapılan baskıya karşı evinden çıkmadı. Fakat daha sonra dumanlar evinin etrafını sardıkça evden çıktı. Hafız İbrahim Umriye kasidesinde bakın ne diyor;
Ve Ömer Ali’ye şöyle diyordu,
Bilinenden daha Ekrem, duyulandan daha büyük olan,
Bak yakıyorum evini ve kalmayacağım bununla,
Sen ve Mustafa’nın kızı biat etmezse…..
Bu konuda bu ve buna benzer abartmalar var. Fakat bu konu benim için ortalamanın
üzerinde bir araştırma yapmaya değecek bir konu değil. Ben bu söylediklerimi bir fikir olarak ortaya attım.”…
Fadlullah ın farklı konulardaki görüşlerine yeri geldikçe yer vereceğim. Kendilerinin de ifade ettikleri gibi abartı en büyük sanatları. Kısaca şunu söylemek gerek şianın inanc akidesini oluşturan tezleri doğru ise, kendi kaynaklarında yer alan Hz Ömer’in Hz Ali nin kızı ile evlenmesini, Hz Osman ın hz peygamberimizin iki defa damadı olmasını nasıl izah edecekler. Bu konuda yukarda da bahsettiğim gibi şimdilik Hz Osman ın Hz Peygamberin damadı olmasını bugün itibariyle işlerine geldiği gibi reddetme yoluna gittiler. İyi de ehlisünnetin konuyla ilgili bütün kaynaklarındaki gerceği işlerine gelmediği için karartılar. İnkâr ettiler. Zaten bu hep yapılan bir şey. Şia kaynaklarında hem de en muteber saydıkları kitaplarındaki ehlisünnetin tezini destekleyen gerceklere ne demeli. Ne oldu da şimdi de bunu değiştirmeye kalktınız demezlermi?
Hz. Ali’nin, Hz. Fatıma’dan olan kızı Ummu Gülsüm’ü Resulullah’ın halifesi Müminlerin emiri Ömer el-Faruk ile evlendirmesi, onun Hz Ali ile Hz fatıma ile bir sorununun olmadığını gösterir. Yine Hz Ali nin diğer halifeler ile arasında sağlam ve köklü bağlara delildir. Şia tarihcileri belki bunu da değiştirmeyi zamanında düşünemediğinden şii muhaddisler, müfessirler ve “masum” imamlar da bunu itiraf etmişlerdir. Mesela Kuleyni, Mueaviye b. Ammar’dan, Ebu Abdillah’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Ebu Abdillah'a kocası ölen kadının iddet müddetini evindemi, yoksa istediği yerdemi geçirmesi gerekir? Diye sordum. İstediği yerde geçirebilir; zira Ali Ömer vefat edince ummü Gülsüm'ü alıp kendi evine götürdü, dedi.” Kuleyni, el Kâfi c.2 s.311
Kitabında “Ummu Kulsum’un Evliliği” diye bir bölüm ayıran Kuleyni, bu bölümde, Zurare’den şu haberi rivayet eder: “ Ebu Abdillah Ummu Gülsüm'ün evliliği hakkında, bu bizi kızdıran bir evlilik demiştir.”
Muhammed b. Ali b. Şehr Aşun el-Mazendarani eserinde şöyle der: “ Fatıma'dan Hasan, Hüseyin, Muhsin Zeyneb el-Kübra ve Ümmü Gülsüm el-Kübra dünyaya geldi. Ömer Ümmü Gülsümle evlendi.” el-Mazenderani, Menakıbu Ali b. Ebi Talib, c.3 s. 162]
Şiilerin eş-Şehid diye bilinen ikinci kimseleri olan Zeynud Din el.Amili de şunları söyler: “Hz. Peygamber bir kızını Osman ile, diğer kızı Zeynep’i de Ebul As ie evlendirdi; bunların ikisi de Haşim Oğullarından değildir. Aynı şekilde Ali de Ümmü Gülsüm’ü Ömer ile evlendirdi. Abdullah b. Amr b. Osman Hüseyin’in kızı Fatıma ile, Musab b. ez-Zübeyr de onun kardeşi Seine ile evlendi. Bunların hiçbirisi Haşim Oğullarından değildir” el-Amili, Mesalikul Efkam c.1
Gaybın yalnız Allah bildiğisinde olduğundan bir şeyi önceden tamı tamına doğru olarak öngörmek insan için pek geçerli bir şey değildir. Geçmişle ilgili olarak tarihin bize fısıldadığı yüzlerce görüşten neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirli bir kaynağa, ya da bir görüş çercevesinde ayırt etmekte bir o kadar zor. Ancak, bunun bir avantajı var söylem sahiplerinin ne kadar dürüst ne kadar yalancı ne kadar hilebaz olduğunu da tarih bize söylemektedir. Yani geçmiş ile ilgili daha doğruya yakalamak geleceği öngörmekten daha kolay ve daha gerçekçidir. Her hangi bir hususu tahlil edenlerin o olayın kahramanlarının her birinin bulunduğu yerden tahlil edilen olayın bir görüntüsünün var olduğu herkesçe bilinir. Dolayısıyla bir konuda bakış ortaya koyarken de taraf olmadan objektif bir anlayışın sergilenmesi gerekmektedir. Fitne tohumlarının Hz. Ali’ döneminde yeşermeye başlaması bir plan dahilinde mi?. Ya da bu süreçte Allah ın iradesi ashabı kiramca gerçekten yok mu sayıldı? Veya nicelik olarak islamdaki gelişmede nitelik olarak aynı parelelliğin sağlanamamış olması mı bu olayları tetikledi?. Bunların bir kısmıyla birlikte başka gelişmelerin etkisiyle mi? Düşüncesinin cevabı Hz Ali nin şahsiyetinde saklıdır. Çünkü o dosdoğru bir insandır. Kaldı ki Hazreti Ali hayatı boyunca makam mevki saltanat peşinde olmamıştır. Onun derdi haksızlığa zulme karşı olmaktır. Onun siyaseti de buydu. Hazreti Ebu Bekiri alt etmek hazreti Ömer’e pusu kurmak, bacanağı hazreti Osman’a ihanet etmek gibi bir davranışı asla olmamıştır. Onun derdi yalnız gerçekleri söylemekti. Bunu da her zaman dile getirmiş bununla ilgili ne yapılması gerekirse onu da hiç çekinmeden takiyye yapmadan yapmıştır. Çevresindekiler de onun bu konudaki isabetli görüşlerine her zaman şahit olmuşlar ve de faydalanmışlardır. Onların dostluklarını, akrabalıklarını, komşuluklarını, ensar ve muhacirlerin birbirine yardımlarını, tüm güzellikleriyle tarih kitapları anlata anlata bitirememektedir. Onlar insani davranışların çok ötesinde bir hayat yaşamışlar bunların karşısında insanın duygu yükünden kendisini tutması mümkün olamamaktadır. Hazreti Ali ile diğer sahabeleri dinsel anlamda karşı karşıya getirmek kadar yanlış bir davranış olamaz. Bu mübarek insanlar hayatları boyunca birbirlerine iltifat etmişler birbirlerini yüceltmişlerdir. Akrabalık bağlarını güçlendirmişler kız alıp vermişlerdir. Çocuklarına birbirlerinin isimlerini vermişler. Birbirlerine canlarını emanet etmişlerdir. Bu süreci beraber geçirmiş binlerce insanın çok kısa bir zaman diliminde değiştiği bazı gerçekleri inkâr ettiğini söyleyenler acaba hiç tarih okumuyorlar mı? Doğru tarihi okusalar görürlerdi herhalde. Afrikanın tamamının, Asya ve Avrupa kıtasının bir kısmında büyük ordularla savaşan İslamlaştıran insanların sayısı savaştıkları orduların sayının çoğu zaman onda biri bile değildi. Fetih ülkelerine çok kısa bir sürede yüzlerce medrese cami-mescit açmışlar Allah yolunda hizmetin ne olduğunu gelecek nesillere göstermişlerdir. Yahudi düşmanı olduğunu söyleyip Yahudi gözüyle olayı tahlil eden kuranı bile sapkınlığında kullanan İslam akidesini bozuk inançlarına heba eden bir düşünceye delil olarak neyi gösterebilirsin ki!?. Yukardan beri bahsettiğimiz bu insanların devlet yönetiminde ve daha birçok konuda her şeyi aynı düşünmek gibi bir mecburiyetleri de yoktur. Eğer öyle olsaydı Allah herkesi bir yaratır herkes de her şeyi bir düşünürdü ki bunun da insani hiçbir değeri olmazdı. Allah Kuran ı keriminde insanlara emrettiği şeylerin hepsini aynı açıklıkta aynı tonda, aynı netlikte söylememiştir. Fulü bıraktığı konularda, insanlar kafa yorsun sapıklık ve sapkınlık göstermeden kendi zamanlarında kendi sorunlarını gidermede farklı düşünebilsinler diye… O nasıl takdir etmişse öyledir. Kaldı ki diğer üç halife Hz Peygamberimizin büyük övgülerine mashar olmuş islamın gelişmesi ve yayılmasında Hz Ali nin çok ötesinde hizmetleri olmuş imamlar olmasına rağmen çok hassas ve incelik isteyenn bazı konularda, Hazreti Ali sayesinde doğrulara daha çabuk ulaştıklarını ikrar etmekte ve onunla aynı dönemde yaşadıkları ile övünmektedirler. Bunu söylemek birilerini göğe çıkarırken diğerlerini zem etmek olmamalıdır. Herkesin, her şeyin hakkını vermek gerekir. Söz konusu halifeler birer insandır. Her zaman ufak tefek hata yapabilirler bunlar peygamber değildir. Allahın veli kullarıdır. Tahlilciler Allah adına ne cennete ne de cehenneme bilet kesici değillerdir.
Kaldı ki meseleye bugünün gerceği ile değilde o günlerde olayların bağlı olduğu sebep ve sonuç ilişkilerine bakıldığında meselenin çok daha farklı göründüğünü fark etmek mümkündür. İç çekişmelerin, yönetim paylaşımının, huzursuzluğun, bölünmüşlüğün en büyük sebeplerinden birisi, kabile kavgalarının siyaseti yönlendirmek istemesi ile eski kültürlerin dinselleştirilmesi arzusunun yattığını görürsünüz. Nitekim 632-943 yılları arasında imamlar ve halifeler etrafında cereyan eden olayların çoğunun eski arap aile kavgaları'na, yönetimi hangi kabile tarafından yürütülmesi gerektiği fikrine dayandığı görülmektedir. Her yeni olayla yeni nesillere yeni bir düşmanlık ve hasımlık şeklinde intikal etmiştir.
Ümeyye oğulları, bedr savaşı'nda Hz.Hamza ve Hz.Ali tarafından öldürülen yakınlarını; haşim oğulları da Uhud savaşı'nda ebu Süfyan'ın karısı hind'in yaptıklarını unutamıyorlardı. Bunların dışında aynı İslam toplumu içinde kavmî ve kabilevî gururları zedelendiğini düşünenler ile islâm'ı içlerine tam sindirememiş gruplar varlığı, mesala rebia ile hudar kabileleri de islam öncesi düşmanlıklarını içlerinden bir türlü atamayışları... Hariciler, bu rebia kabilesinden çıkmıştı. Siyasi rekabet, sonradan dini bir ayrılığa dönüştü. Rebialılar'ın çoğu bedevi idi. İslam devleti şehir hayatı halinde gelişince, baştakilere karşı bir tepki uyanmıştı. Bedeviler cahildi. Çok eski geleneklerinden dolayı kendilerinden olmayanları düşman görüyorlar, öldürmekten de çekinmiyorlardı. Müslüman olduktan sonra, kendilerinden olmıyanı "kâfir" ve "katli vacip" olarak görmeye başladılar. Kur'an'a çok bağlı görünüyorlardı ama, taassuplarından onu anlamak ve yorumlamak ihtiyacını duymuyorlardı. Eski inanç ve anlayışlarına kur'an'ı kılıf yapmışlardı. islamın doğuş ve gelişme sürecinde inananlar arasındaki kavganın hemen hemen hepsi kabileler ve yakın amca oğulları ile uzak amca oğulları ve akrabalar arasında geçmiştir. ümeyye oğulları ve haşim oğulları gibi... işte emevi saltanatının yıkılması ile bu sefer ebu talib oğulları ile Abbas oğulları arasında bir çekişme görülmektedir. her ikisi de peygamberimizin amcasıdır. ikisi de hz. Muhammed’i hep desteklemişler, yardımcı olmuşlardır. ortada din kavgasının olmadığı en aydın dediğiniz insanlar arasında bile sadece aile ve iktidar kavgasının olduğu görülür. .
Yine bu süreçte Ali oğulları ile ümeyye oğulları'nın ve abbas oğulları'nın zaman zaman karşı karşıya geldikleri olmuştur. Bu tür olay ali oğulları'nın kendi içinde de vardır. Hemen sıralamak gerekirse, imam musa-l kâzım'ın öz kardeşi Muhammed, öz kardeşi İsmail’in oğlu Muhammed, İsmail’in diğer oğlu ali, imam hasan-ül askeriy'in kardeşi cafer kendi adlarına imamlık mücadeleesine girmişlerdir.
Şiilerin her ne kadar kendi inanç hareketlerinin hz peygamber döneminde cıkmış olduğunu iddia etsellerde, Hz. Ali devri de dahil hulefâyı raşidin devrinde, dostluk ve sevgi ve muhabbet ötesinde bir mezhebî gruplaşmanın asla olmadığı anlaşılır. Bu açıdan şîa'nın hz. Peygamber devrinde teşekkülü mümkün görülmemektedir. Çünkü o günlerde bütün inananlar hz Peygamber tarafında idi. O varken bir başkasının taraftarı olmaya lüzum yoktu. Çünkü o toplumun tek önderi ve tek lideriydi. İslam içine fitne sokmak isteyen münafıklarca tezgahlanan ve ayrıcalık çıkartarak siyasi bir ihtilal hareketine dönüştürülerek Hz Osman’ı şehit edilmesinden sonra Hz. Ali’nin yanında yer alan Ali şiası olarak bilinen malum grup da Hz Ali nin onlara en çok ihtiyaç duyduğu an ona ihanet ederek harici sıfatını kazandılar. Hazreti Ali’nin halifelik döneminde çektiği sıkıntılar, siyasi kavgalar, iç karışıklıklar ve şehit edilmesi İslam düşmanlarının işine yaradı, onlara yeni bir acılım kazandırdı. Yahudi planının uygumla alanının daha etkin hale geldiğini, Hariciliğin dışında yeni bir anlayışın yani Hz Ali nin gıyabında bir aliciliğin, şiacılığın oluşumunun hız kazandığını bu faaliyeti sürdürecek isimlerin bir bir ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu aşamalarda her çıbanın oluşmasında etkinliği olan meşhur fitneci Abdullah İbni Sebe şia hareketinin sarsılmaz temellerini attığını görürüz görürüzde ne hikmetse bazıları bu ismi görmek istemezler. Böyle bir yahudinin bir inanc hareketin mimarı durumunda olması elbetde o inanc mensuplarını bu tür savunma refleksine sokar. Bu doğaldır. Ancak bu gerceği değiştirmez. Üzerinden asırlar geçmiş bir gerceği onca delile rağmen yok saymak kimi inandırabilir. Meshepler tarihini incelediğinde de görülecektir ki parcalara ayrılan şia meshepleri arasında sebeciler mevcuttur. Abdullah ibni sebe hayali bir şahıs ise bu fırka neyin nesi? Bunu reddendeler hakiki tarihlere bakarak şu soruların cevabını öğrenmelidir.
Abdullah ibni sebe kimdir? Stratejisi neydi? Gerçekten yaşamış bir kimsemidir? Hangi kaynaklarda adından bahsedilir? Bazı şia ve şia dışındaki kimseler bunun varlığını neden reddederler? Bu kişinin etkin faaliyetleri;
İslam düşmanı Yahudilerin ileri gelen kanaat önderlerinin planında; Müslümanlar arasında ayrılık çıkarılarak, İslâm’ın gelişmesine engel olunacak, sonra da İslâmî inanç sistemi bozularak itikada hurâfeler katılacak ve Müslümanlar arasına, kalıcı bir fikir ayrılığı oluşturulması sağlanacaktı. Planın ana başlığı bu idi. hedefin gerçekleşmesi için bu işin altından kalkabilmek zeka ve cesarete sahip lider gruplar oluşturulacak onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birliği sağlayan bütün değerler zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Yapılan her faaliyet de geri dönüşümler alınarak durum değerlendirmesi yapılacak, sonuca göre yeni stratejiler geliştirilecek, hedefe ulaşmak için plan gelişmelere acık uzun süreli amaç odaklı olacaktı ki, netice de öyle oldu.
Bu stratejinin doğal lideri fitne hareketleri ve komitacılğı organize etmekte usta olan Abdullah İbn-i Sebe Müslümanlar arasında çıkardığı ihtilaflarla ve iç harplerle belirlenen birinci hedefi gerçekleştirmişti. Sonuca ulaşmanın yolu buradan gidiyordu. Diğer esas amaç İslâm inancına hurafeler sokarak Müslümanlar arasında kıyâmete kadar devam edebilecek bir ayrılık çıkararak onları inanç yönünden parçalamak, fraksiyonlara bölmek onu yönünden saptırmaktı. İslamiyet’e ilk fitneyi sakon Müslüman gözüken, kâfirliğini gizleyen Yahudi Abdullah ibni Sebe dir..
Hz. Osman’a karşı çeşitli yalan ve iftiralar uydurarak ayaklanmalarını teşvik eden Abdullah İbni sebe 656 yılında mısır'dan Medine’ye şikâyet için gelenlerin başını çekmiş karmaşa oluşturarak Hz Osman ın şehit edilmesini sağlamış ancak, birlik ruhunu köreltememişti. Etrafı ile Hz. Ali nin yanında yer aldı ve onun taraftarı "şia"sıymış gibi göründü. O dönemde bir ayrıcalık yaratmanın en gecerli yolu “Ehl-i Beyt” sevgisini kullanmaktı. İşte ibni sebe de bunu yaptı. Ehl-i Beyt’in en ateşli bir taraftarı, bu düşüncenin ileri geleni olarak sahneye çıktı. Hilâfetin baştan beri Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ve ondan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı. Bu konuda ne yapılması gerekiyorsa bir bir tezgâhladı. İç karışıklıklar, yetişkin sahabelerin bir bir ahrete göçmesi, büyüyen coğrafyada yeterli İslami eğitimin olmaması, iyi bir ortamdı. Bu şartlarda Ehlibeytin mazlumiyeti, istismar için aranıpta bulunmayan bir fırsattı. İste Müslümanların içinde bulunduğu bu olumsuzluk ve zayıflıklar düşman için iyi değerlendirilen bir fırksat oldu. Bir yandan Hz Ali taraftarı gözüküp bilinçsiz halkı hz Ali yi ilah yerine koyma faaliytlerini sürdürürken bir taraftan haricilerin akıl hocalığını yapıp Hz. Ali’den kaçan Haricilerlerin reisi Evfa oğlunu buldu. Onunla işbirliğine gitti. Evfa oğlunun Hz. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: “Böyle bir hareketle Ali’yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz.” dedi. Evfa oğlu, İbn-i Sebe’ye fikrini sorunca, o da: “Üç fedai ile bu işi hallederiz.” dedi.
Diğer taraftan Hz. Ali, inananların akidesi bozan fitne ve bozuk düşünce üreten Yahudi ibni sebe yi bu faaliyetlerinden dolayı İran’ın eski hükümet merkezi olan Medayin’e sürdü.
Ancak işbirliği yaptığı harici reisi ibni sebenin planını uygulamaya koydu. Hz. Ali, Hz. Muâviye ve Hz. Amr İbnü’l-Âs’ın öldürülmesi için üç suikastçı ayarladı bunlar üç sahabeyi, Ramazan’ın 17. günü sabah namazını kıldıracakları sırada öldürüleceklerdi. Takdir-i İlâhi ile Hz. Muâviye ve Amr İbnü’l-Âs bu suikasttan kurtuldular. Fakat İbn-i Mülcem isimli suikastçı Hz. Ali’yi, şahadetine sebep olan zehirli bir kılıç ile yaralamaya muvaffak oldu.
İbn-i Sebe, Meymun oğlunu birkaç adamıyla Küfe’ye göndererek. “Ali ölmedi, uruç etti, semâya çıktı. Şimdi o, bulutların üzerindedir. Çok geçmeden geri dönecek ve kılıcıyla bütün dünyaya adalet dağıtacaktır...” gibi hurafelerle insanları inandırmaya ve aldatmaya devam etti.
Her bir bölge için oranın şartlarına göre farklı projeler üreten İslam düşmanları bir yandan da İran’da yapacakları ihanet planlarının aşamalarını belirlemekteydi. İran geçmiş kültürü oldukça güçlü bir gelenekten geliyordu. Onlara göre Araplar daha ilkel, fakir yeni kurulmuş bir cadır devletiydi. Kendileri ile kıyası mümkün değildi. Asırlarca süren saltanatlarının ve milli gururlarının, vaktiyle köle addettikleri Araplar tarafından yok edilmesi kolay kabul edilir bir şey değildi.
Bir başka deyişle Arap-İran olayı bir yanı ile inanç olayı olmaktan çıkıp, egemenlik sorununa dönüşmüştür. Bu çok eski ve köklü uygarlığa sahip olan Acemlerin çölden gelen Bedevilere boyun eğmeyi reddetmelerinden kaynaklanan bir olaydır. Şu da unutulmamalıdır ki İranlıların sasani imparatorluğuna son veren Hz. Ömer’e karşı gizleyemedikleri bir nefreti bulunmakta onun inancını da paylaşmak istememekteydiler. Bunlarla birlikte şartlardan doğan olumsuzluklar nedeniyle O beldelerdeki insanlara, İslâm’ı bütün kurumlarıyla yerleştirme ve onların şüphe ve tereddütlerini izale etme hizmeti, yetersiz durumda olduğundan, etkin bir eğitim verilemiyordu. Toplum asırlardan beri süre gelmiş hurâfe ve bâtıl inançların etkisiyle eski yanlış inançlarından vazgeçemiyorlar, örf ve ananelerini İslâmiyet’le birlikte devam ettirmesinde, İslam dinini kendi kültürlerine göre yorumlanmasında bir beis görmüyorlardı. Bunlar islamı kabul etmiş görünseler de kendi geleneklerinden kolay vazgeçecek bir yapıda değildi. His plânında İslâmiyet’e karşı bir hazımsızlık gösteriyorlardı. Arap saldırıları karşısında gerileyen İran’ın hilafet sorunu ile ilgili Ali ve Ehlibeyti yaklaşımını benimsemesi rasgele bir olgu değildir. İranın fethedilmesi ile iranın İslamlaşamadığın fakat bu coğrafyada islamın İranlaştığını görüyoruz.
İran kültürü ile "imamların masumiyeti" düşüncesi arasındaki ilişkiyi çok dikkate değerdir. Fars kralları, insanları ilahi iradeyi temsilen yönetiyorlardı. Bilakis İranlılar şuna inanıyorlardı ki; “kralın kararları ve yasaları bizzat tanrının vah yetmesidir. Daha sonra kralın yerine imam konmuştur. Bundan dolayı memleketin kanunlarının temeli tanrısal bir iradeye dayanıyordu. Bu kanuna karşı gelmek, ilahi iradeye karşı gelmekti”.İmama karşı gelmekte aynen öyledir. İmamların masumiyeti düşüncesinin Fars diyarında (İran) ortaya çıkışı ve bugüne değin halen varlığını sürdürmesi tesadüfî değildir. Her halükârda tanrı adına yönetim/teokrasi söz konusu çağlarda çok yaygındı ve birçok devlette var olan bir düşünce idi. İranın yanında Irak da , eski medeniyetlerin birleştiği bir yer ve Irak'ta Fars ve Keldanî ilimleri ve bu milletlerin medeniyet kalıntıları bulunuyordu. Aynca bu ilimlere Yunan felsefesi, Hint düşünce¬si katılmıştı. Bu medeniyet ve düşünceler Irak'ta birbirleriyle yoğuruldular böylece Irak, îslâm fırkalannın birçoğunun meydana geldi¬ği bir yer oldu. Özellikle felsefe ile ilişkisi olan fırkalar... İşte bu se¬bepledir ki Irak'ın düşünce yapısına uygun birçok felsefî görüşler, şiilik inancına karıştı. İbn-i Ebil Hadid şöyle der: «Resulullah (S.A.V.)'in, devrinde yaşayan Araplarla bu toplu¬luk arasında bana göre fark şudur: Bunlar Iraklıdır., Küfe sakinlerindendir. Irak toprağı, devamlı heva ve heveslerine uyan kişiler, acaip inanç sahipleri ve harika mezhepler'yetiştirir. Bu iklimin hal¬kı gözü açık, araştmcı, görüş ve inançlan inceleyici ve mezheplere itiraz edici bir karaktere sahiptir. Fars krallan olan Kisralar döne¬minde bunlann içinden «Mâni» «Deyson» «Mazdek» ve benzeri ki¬şiler çıkmıştır. Hicaz'ın karakteri ise böyle değildir, Hicaz halkının kafa yapısı da bu zihniyette değildir."
Buradan da anlaşılacağı gibi Irak eskidenberi düşünce ve inanç¬ların birbirleriyle yarıştığı bir saha idi. Bu sebeple siyasi ve itikadı mezheplerin Irak'ta meydana gelmesi çok tabii ve şiiîiğin burada ya¬yılıp gelişmesi çok normaldi.
Eski kültürlerin dine yamanma çalışmaları bu bölgede olduğu gibi şia felsefesinin yoğun olarak yaşandığı her bölgede kendi geçmiş kültürlerinin dinin bir parçasıymış gibi algılandığını görmek mümkündür. Bu toplumlar; doğru islamı değil, o yörenin doğruları ve toplum önderlerinin öğretilerini islam kabul etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki farklı bölgelerde kabul gören şia anlayışlarının içinde her bölgenin kendi kültürleri din gibi algılanmıştır. İmamiye şiasında iran kültürü, Türk Alevilerinde şaman kültürü, zeydiye de yemen kültürü vb.
İşte Abdullah İbn-i Sebe, bütün bu faktörleri değerlendirerek, bölgenin kültürleriyle benzeşen malüm fikirlerini, “Hilâfet Ali’nin hakkı idi. Hilâfete lâyık Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasbetmekle Allah’ın iradesine karşı geldiler... Allah’ın iradesine itaat için Ali’den yana çıkmak lâzımdır...” diye telkinlere başladılar. Kabul gördükçe daha ileri giderek Hz. Ali’ye (ra.) ilâhlık izafe ettiler. Daha sonra, bu ilâhlığın, onun evlâtlarına da intikal ettiği davasında bulundular ve neticede İran’da bir ilâhlar hanedanı ortaya çıkmasını sağladılar. İranlıların eski kültürlerinde var olan tevhit akidesini yok etmeye yönelik “Hulûl Akidesi’ni yayma işinde başarılı oldular. Hz Ali nin ölümüne bile bu akideye uygun yorum getirip ölenin bir şeytan olduğunu Ali nin ölmediğini göklere çıktığını söylemekten ve tabana yaymaktan bile geri kalmadılar.
Müslümanlar gerçek anlamda fitnenin meyvesiyle ilk ayrılık tohumuyla bu bölgede tanışmış oldu. Fesatların faaliyetleri belde belde devam etti. Her coğrafyanın yapısı ve kültürüyle uyumlu getirilen batıl yorumlar farklı şia anlayışlarının oluşmasına neden oldu.
Bu grubu zamanla Yahudiler, Mecusileri ve Hinduları da yanlarına alarak, Yahudi, Mecusi ve Hindu inançlarını İslam inancı olarak yaydılar. İşte bugünkü anlayışın ilk mimarı ilk temel atıcıları bir grup oluşturdular. Bunlar; Abdullah ibni sebe ve sebailer, rafiziler, hariciler, Süleyman bin sard, muhtar sakafi, hasan-ül herşi, ebu-s seraya, buveyhiler'in hepsi şii'dirler. Aslında bu grupların bir coğu kendi menfaatleri için ortaya çıkmış, menfaatleri çelişince ebu-s seraya gibi Ali oğlu imamlar'ı öldürmekten bile geri durmamışlardır. Zaten Ali Oğulları bu Sebeiyye fırkasını hep lanetlemişlerdir. Bu konuda bazı tarih kitaplarından alıntı yapacak olursak;
El-Keşi, Rical isimli kitabında bazı ehli ilimin şöyle söylediklerini naklediyor: Abdullah bin Sebe Yahudi idi. Müslüman oldu, Hz. Ali’ye tâbi oldu, (Yahudi iken de taşkınlıkta bulunurdu ve Yuşa bin Nun Musa aleyhisselamın vasisiydi diyordu.) Resulullahın vefatından sonra da Hz. Ali hakkında aynısını söyledi. İlk önce açıkça Hz. Ali’nin imamlığının farz olduğunu söyledi ve kendilerine karşı gelenleri kâfirlikle itham etti. Buradan da anlaşılacağı gibi Rafizilik temel inançlarını Yahudilikten alınmıştır. (Rical el-Keşi – sy.101 Müessetül eâlimi bikerbela el ırak)
Abdullah İbni Sebe, hile ve tuzak kuran casusluk eden bir kişi olduğu için kendini kamufle etmiş herkese değişik şeyler söylemiş, izini belli ettirmek istememiştir. İşte bu yüzden tarihciler Abdullah bin Sebe’nin kimliğinde, aşireti ve memleketi hakkında çeşitli haberler vermişlerdir. Bununla birlikte günümüz bilmiş bir kısım düşünürlerle birlikte bazı şia düşünürleri Abdullah ibni sebenin sanal olduğunu iddia eder bugünden geçmişdeki pencereye perde cekmeye kalkarlar. Oysa bu sürecin yaşandığı dönemlerde yaşamış elli insanın bunu doğrulayan eserleri vardır. Bunlardan başka yine o dönemde yaşamış şia Alimlerinden Abdullah ibni sebenin varlığı kabul edenler on kişinin üzerindedir. Bunlardan El Naşi , El Kami, Nubahti, Taberi ,Ebi Muhnif, vb. günümüz yazarlarından Dr. Ahmet bin Abdullah bin İbrahim el Zağibi’nin El unsuriyye tul yahudiyye kitabında bu konuyu anlatmaktadır..
El- Nubahti, Şii Fırkası kitabında şöyle diyor: Abdullah bin Sebe, Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı ve diğer Eshabı kötülemeyi başlatandır. Ali aleyhisselamın emrettiğini söylerdi. Ali (a.s) onu çağırıp böyle söyleyip söylemediğini sordu, söylediğini itiraf etti. Bunun üzerine öldürülmesini emir verdi. İnsanlar araya girdi feryat ettiler, Müminlerin emiri! Seni ve ehl-i beytin sevilmesini ve dost edilmesini söyleyen birisini mi öldürüyorsun! Ali (a.s) onu o zamanın Fars devletinin başkenti olan Medayin’e sürdü.
Medayin’de Ali’nin (a.s) ölüm haberini duyuran kişiye Abdullah bin Sebe şöyle dedi: Onun öldürüldüğünü ispat eden adil yetmiş kişi getirsen ve yetmiş paket içinde onun beynini getirsen yine de onun ölmediğini ve öldürülmediğini biliriz. Tüm yer küresine hakim olmadan da ölmez. (Nubahti, Firak el şia s. 43-44 Haydariye matbaası baskısı Necef. Irak Hicri 1379-Miladi1959)
İbni Sebe’nin, kuzeyde bulunan göçmen bedevi kabilelerinden olduğu sonra milattan 800 sene önce Yemen’in güneyine inen veya Aşurilerin baskısı üzerine kuzeyden göç edip Yemen’e yerleşen arab kabilelerinden olması muhtemeldir. (Arap tarihi hakkında konferanslar, Ali Salih el Alyi, 1/21)
İbni Sebe (humeyr) kabilesindendir. Humeyr kabilesi, Humeyr bin el Gavse oğlu Sead oğlu Avf oğlu Malik oğlu Zeyd oğlu Sedid oğlu Humeyr oğlu küçük Sebe oğlu Lehia oğlu Humeyr oğlu Sebe oğlu büyük Yeşcab. Humeyr el Gavs o Humeyr el ednidir. Yurtları Yemen’dir. San’a şehrinin batısında Humeyr semtindedir. (Yakut el Hamevi, Meacimil bulden 2/306)
Taşkın fırkaların ikincisi de Allahü teâlâdan başkasını ilah edinenlerdir, bunların başında ise Humeyri Abdullah bin Sebe ve arkadaşları gelir. (İbni Hazm, El-Fasıl Milel vel Ehve 5/36)
İbni Sebe, Hemadan kabilesindendir. Hemadan, Kehlan ve el Kahtaniye kardeşlerdir, bunlara Hemadan oğulları denir. İkamet yerleri ise Yemen’in doğusudur. (El- Belaziri, Eşreflerin soyu 5/24), El- Eş’ari el-Ka’mı, Mekalet vel Fırak s. 20) (Furazdak divanı s. 242/243)
Rida Kehale’nin Mu’cem kabailil Arab kitabında da (3/1225), El-Belaziride olduğu gibi soyu şöyledir: (Abdullah bin Sebe oğlu Vehbil Hemadani ) El- Eş’ari El Kami de ise şöyledir: (Abdullah bin Sebe oğlu Vehbil Rasibi el Hemadani)
İbni Sebe (El-Hira) ahalisindendir. Abdullah bin el-Sevda, Sebeiyyenin fitnelerinin yayılması için ona destek oluyordu ve kökü el Hira Yahudilerinden idi, müslüman olduğunu ilan etmişti. (Abdul Kahiril Bağdadi, el-fırak beynel fırak s.235)
İbni Sebe, zimmî idi. Rum asıllı idi müslüman olduğunu ileri sürdü, sözlü ve fiili bid’atler meydana çıkardı, Allah ona lanet etsin. (İbni Kesir, Bidaye ve Nihaye 7/190)
Abdullah bin Sebe, Yahudi asıllı olup San’lıdır. (Taberi Tarihi 4/34)
Abdullah bin Sebe, Sebeiyye fırkasındandır, bunlar Rafizilerin taşkınlarıdır. Yemen Yahudilerindendir. (İbni Asakir, Dimaşik Tarihi 3/29)
İbni Sebe’nin müntesip olduğu kabilesi hakkında deniyor ki:
İbni Sebe’nin anası ise Habeşli (Siyahi-zenci) idi. (Taberi Tarihi 4/326-327)
Anasının siyahi olması sebebiyle İbni Sebe’ye çok defa (siyah kadının oğlu manasına gelen) ibni Sevda da denir. (İbni Habib, el Mahcer s. 308)
İbni Sevda, Basra’da bulunan Hâkim bin Cebele misafir oldu. (Taberi Tarihi 4/327)
İbni Sevda Mısır’a gittiğinde.... (Zehebi, İslam Tarihi 2/122)
Abdullah bin vehb oğlu Sebe, İbni Sevda adıyla bilinir. (El Mukrizi, el Hutat 2/356)
İbni Asakir Tarihinde (29/7-8) diyor ki;
Ammar El Dihni dedi: Eba El Tufeyden işittim diyor ki: (Müseyyib bin Necbe ile ibni Sevda’yı, Ali minberde iken, camiye girdiklerini gördüm. Ali onlara hitaben buyurdu ki, sizin bu hâliniz nedir? Müseyyib dedi ki, bu Allah ve Resulüne yalan söyler, iftira eder. Ebu Bekir’e ve Ömer’e kötü söz söyler) Zeyd bin Vehb yoluyla Hz. Ali’nin şöyle dediği bildirilir:
(Ben bu siyahiden beriyim, uzağım, söyledikleriyle hiçbir ilişki ve alakam yoktur.)
(Allah ve Resulüne yalan söyleyen şu zenciyi cezalandırmamda beni kim mazur görmez ki!)
Müsteşrik Hodgeson, İbni Sebe’nin ihtimalle Yahudi olmadığını söylüyor. İtalyan Levi Della Vida onu destekliyor, bu sözünü teyiden de İbni Sebe’nin Arab kabilesi olan Hemadanlı olmasını gösteriyor.
Kişinin arab kabilesinden olması Yahudi olmamasını gerektirmez. (Dr. Abdurrahman Bedevi Mezahibil İslamiyyin 2/30)
Bazı kabileler Yahudi idi. Humeyr, Kenne oğulları, el Keab bin Haris oğulları ve Kende Yahudi idiler. (İbni Kuteybe, Mearif s.266)
İslam’dan önce Yemen asıllı Yahudilerin çoğu Arap asıllıdır. (Dr. Cevad Ali, Arap tarihi 6/26)
Bu sapkın Yahudi’yi kabul etmek istemeyen İnanç önderlerine neyi delili gösterirseniz gösterin olumlu bir tepki vermeyeceği bilinen bir gerçektir. Önderi olduğu bir akidenin temel taşının bir Yahudi olduğunu kabullenip cematine acıklamak gelenekci bir yapı için hiç mümkün değil. Burada söylenilen yeni bir buluş ya da keşif değil aldatılmak istenen, aldanmak üzere olan insanlara malumun bir kez daha ilanından başka bir şey değildir
Bir kısım inkârcıların ibni Sebe’yi inkâr etmelerinin nedenini, insanlar arasında ibni Sebe’nin haberlerinin yayılmasında tek kaynak Taberi’ olduğu ve bu haberlerin tamamı Seyf bin Ömer’in rivayetlerine dayandığı, bu sebeple Cerh ve Tadil âlimleri Seyf’in zayıf biri olduğunu söylemişlerdir. Hâlbuki İbni Sebe hakkında ki haberlerin tek kaynak Taberi olması ve bu haberlerin tamamının Seyf bin Ömer’in rivayet etmesi iddiası doğru değildir Seyf’ten bazı rivayetler vardır Taberi’de bu rivayetler yoktur. Örnek:
1- İbni Asakir yoluyla (t. 871 h.) kendi Tarih kitabında (29//9) Seyf bin Ömer’den rivayet var Taberide yoktur.
2- Maliki (t. 741 h.) yoluyla Temhid ve Beyan kitabında (s. 54) Seyf bin Ömer’den rivayet var Taberi de yoktur.
3- Zehebi yoluyla (t. 748 h.) İslam Tarihi kitabında (2/122-123) Seyf bin Ömer’den rivayet var, yine bu rivayet de Taberide yoktur.
Bu üç yolla gelen rivayetler gösteriyor ki: İbni Sebe hakkındaki haberleri veren Seyf bin Ömer’in bildirdiği rivayetleri sadece bildiren Taberi değildir. Demek ki bu haberlerin tek kaynağı Taberi değildir.
İbni Sebe hakkındaki haberlerin kaynağı sadece Seyf bin Ömer olması iddiası da doğru değildir. Bazı rivayetler vardır ki Seyf, senetlerinde yoktur. Araştırmalarımızda gördüğümüz şudur ki İbni Sebe hakkında ki rivayetlerin kaynağı tek Seyf bin Ömer değildir. Burada birkaç nassı İbni Asakir’den bildireceğiz, hiçbirinin senedi Seyf bin Ömer’e dayanmıyor. İbni Asakir’in tarihini bizzat seçmemizin nedeni ise, Taberi’de olduğu gibi, bildirdiği haberleri rivayetlerine dayandırmasıdır.
Birincisi: İbni Asakir’in zikrettiği ve senedini el Şabi’ye dayandırdığı haberdir. Dedi ki: İlk Allah’a yalan söyleyen Abdullah bin Sebe’dir.
Bu konuda bir çok rivayet mevcuttur. Bunlardan;
İbni Asakir’in senediyle Ammar el Dehni’ye dayandırdığı haberde diyor ki: Eba el Tufeyl’den duydum diyor ki: Ali minberdeyken Müseyyib bin Necbe’nin İbni Sevda’yı getirdiğini gördüm, Ali buyurdu ki: Onun suçu ne? Dedim ki: Allah’a ve resulüne yalan söylüyor.
Yine bir rivayet: İbni Asakir’in senedi ile Zeyd bin Vehb’e dayandırdığı haberde diyor ki: Hz. Ali buyurdu ki: Ben bu siyahiden beriyim.
Bir başka rivayet: İbni Asakir’in Şu’be senediyle, o da Seleme’den naklen diyor ki: Seleme dedi ki:
Eba el Za’radan duydum o da Hz. Ali’nin şöyle dediğini bildirdi: Bu siyah yağ küpünden ben beriyim.
Diğer bir rivayet: İbni Asakir’in Şu’be senediyle o da Seleme bin Kehil o da Zeyd’den naklen dedi ki: Ali bin Ebi Talip buyurdu ki: Abdullah bin Sebe’yi kast ederek - Ben bu siyah yağ küpünden beriyim - çünkü o Ebi Bekir ve Ömer hakkında ileri geri konuşuyordu-
Benzer bir rivayet: İbni Asakir’in senediyle Seleme bin Kehil o da Haciyye bin Adıy el Kendi’den naklen dedi ki: Hz. Ali’yi minberde gördüm şöyle buyuruyordu: Şu Allah ve Resulüne yalan söyleyen siyah yağ küpünü -İbni Sevda’yı kast ediyor- cezalandırmamda beni kim mazur görmez ki! Bunu öldürdüğüm için bazı kimseler beni kınamayacak olsa, Nehr ahalisinin kanlarına benim sebep olduğumu iddia ettikleri gibi bunlardan bir tepe oluştururdum. [Bunların hepsini öldürür, üstüste koyardım.]
Verilecek rivayetlerden biri daha: İbni Asakir’in senediyle Ebu Ahvas o da Mugireden o da Semmak’dan naklen dedi ki: Ali, İbni Sevda’nın Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in üstünlüğü hakkında ileri geri konuştuğunu duyunca hemen onu çağırdı bir de kılıç istedi. [Öldürmekten vazgeçti] Onunla konuştu ve benim bulunduğum şehirde bulunmayacaksın dedi. Medayin’e sürgün etti. İbni Asakir, Tarih Dimaşik (29/7-10)
Seyf bin Ömer’in Cerh ve Tadil âlimlerince zayıf bilinmesi
Seyf bin Ömer muhaddis olarak:
Nesai, fidduafe vel metrukin kitabında (s. 14) (Seyf bin Ömer el Dabi zayıftır), Ebi Hatim Cerh ve Tadil kitabında (2/278) Seyf bin Ömer hadisleri alınmaz, onun hadisleri Vakidi’nin hadisleri gibidir. İbni Muin de aynı kaynakta (2/278) Seyf’in hadisleri zayıftır. Zehebi de Kütübü sittede rivayetleri zayıf olanlar arasında zikredip, onun zayıf olduğunu İbni Muin ve başkaları bildirdi demekle yetinmiştir. İbni Hacer de Takrib kitabında (1/344) : (Seyf Hadisleri zayıftır.) İbni Hibban da Mecruhin kitabında (1/345): (Seyf bin Ömer el Dabi El Esedi Basra ahalisindendir. Zındıklıkla itham edilmiştir.
Şimdi burada ilim ehlinin sözlerini nakletmeden, Hadis rivayetçileri ile tarih rivayetçilerini birbirinden ayırmak lazımdıdb Zira, birincisi üzerine hükümler ve ceza hukuku kurulur ve bu yönüyle dini hükümlerin oluşmasında direkt bağlantılıdır. Bu nedenle Ulema rahimehümüllah hadis ravilerinde bazı şartlar aramışlardır. Ama Tarih haberlerini veren habercilerde bu şartlar önemli ise de, biraz farklıdır. Özellikle de bu haberler Sahabe ile ilgili ise ancak tarih haberleri, Hadis gibi fazla incelenmez. Bu ölçüde de Seyf bin Ömer’in de Hadis ve Tarihçi yönlerini gözetmek gerekir. Bu konu hakkında geniş bilgi için Muhammed Emhazun’un Mevakiful sahabe fil fitne kitabına (1/82-143) bakınız.
İbni sebenin varlığı, görüldüğü yerler, yaptığı fitne fesatlar bunların dışında onlarca kitapta mevcuttur.
İslam coğrafyasındaki olumsuzlukları arkasına alarak islama fitne sokma hareketini yerleştiren Abdullah İbni Sebe hayatı boyunca bu faaliyetlerine devam etti. Göle yoğurdu tutmuştu. Ortaya koyduğu görüşleri, İslam akidesince kabul görmemesine rağmen bunu bir şekilde İslamlaştıracaktı. Şimdi bu fikirlerin altının doldurulması gerekiyordu. Bunun cevabı da tabi ki onda hazırdı. Uzun vadeli planlar zamanı geldikçe bir bir sisteme dâhil edilecek başlangıçtan sonra kendisi olmasada bu işler yürüyecekti. Çünkü zaman, zemin ve mekân buna çok uygundu. İran faktörü kafasındaki planla bire bir örtüşüyordu. Hz. Ali nin yapısı davranışları ve inancları ile plandaki uyumsuzluğu da takiyye bağlayacaktı. Takiyye fikrinin ardında çok işler kurtarmak mümkündü. Temel sağlam atıldıktan sonra gerisi kolaydı. Süreç planladığı gibi de devam etti.
Burada bir örnek verilmesi gerekirse;
Ehlibeytten olan Hz. Zeyd Zeynelabidin’in oğlu (699-740). Yıllarında yaşamış Cafer-Üs Sadık'ın da kardeşidir. Kendini tamamen ilme vermiş, Çağındaki âlimlerle sıkı bir münasebet kurmuş muhterem bir zattır. O dönemdeki birçok insan ondan ilim tahsil etmişlerdir. Vâsi b. Atâ ve İmam Ebu Hanife de bunlardandır. Zeydiler imamlığın ona ve soyuna geçtiğine inanırlar. Büyük bir fıkıh âlimi ve ilm-i keîanıcı olan Hz. Zeyd, kardeşi İmanı Cafer'in ikazlarını dinlemeyip emevilere karşı ayaklanmıştır. İmamı Azam Ebu Hanife ona bu mücadeleesinde gerek maddi acıdan gerekse manevi acıdan yanında olmuş, yaptığı vaaz ve nasihatlerinde onun haklılığı ve ehlibeyte destek olunması yönünde halkı telkinde bulunmuş başarısı için çok büyük gayretleri olmuştur. Bu yüzden zamanın valisi İmamı Azam ın oğlunu hapsettirmiş zeyde olan desteğini çekmezse daha kötü gelişmelerin yaşanacağı konusunda onu tehdit etmiştir. Hatta İmamı Azamın hapsedilmesi işkence ile zindanda şehit edilmesi yine bu yüzden olmuştur. Zeyd bin Zeynelâbidîn Emevî ordusuna karşı sa¬vaşa çıktığında Ebu Hanife onun hakkında: «Zeyd'in bu çıkı¬şı, Resululîah (S.A.V.)'in Bedir savaşındaki çıkışına benzer.» diyeryek desteğinin çok güçlü tutmuştur.
İşte bu süreçte Zeyd bin Zeynelâbidîn Kûfe'ye gelince, Ehl-i beyt taraftârı gözüken ve Eshâb-ı kirâmın bâzılarına kötü sözler sarf eden kimseler onu halîfeye karşı kışkırtarak halîfe tarafından yakalattırılacağını söylediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn bu endişeyle hazırlanmaya başladı. Kendisine taraftâr gözüken on beş bin kadar kimse bîat etti. Halîfe Hişam bin Abdülmelik de, Zeyd bin Zeynelâbidîn ve taraftârları üzerine kuvvet gönderdi. Halîfenin askerleri Kûfe'ye yaklaştıkları sırada, kendisine taraftâr gözüken o günün en büyük şia grupları ona; " Ebu Bekir ve Ömer’i nasıl bildiği ve birinci halifeliğin kimin hakkı olduğu” konusunda soru yöneltmişlerdir. İmam da "Ben gerçekten Ebubekir ve Ömer hakkında kötü düşünmem. Babam da, dedelerim de düşünmezdi. Ancak, halifelik hakkı dedemindi” demiştir. Bunun üzerine şia grup liderleri “ o zaman Ebû Bekr v e Ömer'e (r.a) düşman ol!" dediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn; "Büyük dedem olan Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellemin sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem" cevâbını verdi. Onları bu tür sözler sarf etmekten men etti. Bunun üzerine dört yüz kişi hâriç diğerleri savaş alanını terk ettiler. Bizler Ebu Bekir’e Ömer’e düşman olan, onların aleyhinde bulunan başka ehlibeyti bulur ona destek veririz, onunla mücadeleemize devam ederiz diyerek Zeyd’e ihanet etmişlerdir. İşte tarihde gercek anlamdaki şia ve Şiacıların ayırt olduğunu burada bir defa daha görmek mümkündür. Fitnenin ağacı burada da meyvesini vermiştir. Sonuçta taraftarının ihaneti ile gücü azalan zeyd mücadeleesinde yenik düşüp şehit edilmiştir. Bu olaydan sonra Şiilere "Rafızi" (ayrılanlar) denildi ehlibeyte imamlarının dışında, imamların içinde olmadığı fakat ehlibeyt adının kullanıldığı ayrı bir mezhebi oluşturdular. Daha sonraları ehlibeyt mensuplarını bu sürecin icine müdahil kılmaya calıştılar. İşte tarih boyunca yaptıkları budur. Pekiyi hiç mi ehlibeyt mesupları bu tuzağın içinde olmadı sorusuna verilecek cevapta şudur ki; ehlibeyt mensuplharı da sonuçta insandır. Emevi ve Abbasi lerin kendilerine karşı tutum ve davranışlarından çok rahatsız ve muzdariptiler. Ayrıca niyet okuyucu değildirler. Tabi ki zaman zaman aynı safta yer almış olabilirler. Ancak onların niyetlerini anladıkları an İmamı Cafer, İmamı Bakır, İmamı Zeyd gibi onlardan beri olmasını bilmişlerdir. Özellikle şu hususun altı cizilmelidir ki hiçbir ehlibeyt imamlarının itikadi ve İslami düşüncesi bugünkü şia anlayışı ile bire bir örtüşmemekte ve sahabe düşmanlığı fikrini taşımamaktadırlar.
Zeydilerin bu konularla ilgili anlayışına gelince; ilk üç halifeyi kabul ederler, imamların masumluğunu kabullenmezler. Resulullah (S.A.V.)'in vasiyetle beyan ettiği imamın, isim ve şahsiyetle tayin edilmiş bir kişi olmadığına, sıfatları zikredilerek tayin edildiğine inanırlar. Zik¬redilen sıfatlar, Resulullah (S.A.V.)'den sonra Hz. Ali'nin imam ol¬duğunu ortaya koyar. Çünkü bu sıfatlar, Hz. Ali'ye olduğu kadar başka hiçbir kimsede bulunmamıştır. Bu sıfatlar, halifenin, Haşimîlerden olmasını, muttaki, âlim, cömert olmasını ve kendisine biat olunması için ortaya çıkmasını gerektirir. Hz. Ali'den sonra ise, ima¬mın, Hz. Fatıma'nm soyundan olması gerekir.
İmamın, ortaya çıkıp kendisine biat edilmesini istemesi şartında birçok taraftarları, başta kardeşi Muhammed Bakır olmak üzere ailesinden bazıları Zeyd'e karşı çıktılar. Muhammed Bâkır'ın şöyle dediği rivayet edilir: «Senin bu mezhebine göre baban (Hüseyin'in oğlu Ali Zeynelâbidin) imam değildir. Çünkü o, hiçbir zaman ortaya çıkarak kendisini imam ilân etmemiş ve bunu aklından bile geçirmemiştir.» İmamlık hakkında zikredilen sıfatlar, imamlığın sıhhatinin şar¬tı olmayıp, ideal bir imamın sıfatlandır. Bu sıfatlar kendisinde bulu¬nan kişi, hilafete başkasından daha lâyıktır. Buna rağmen eğer, İs¬lâm ümmetinin «ehlül Halli vel-akd» söz sahipleri bu sıfatların ta¬mamı kendisinde bulunmayan bir kişiyi Halife seçer ve ona biat eder¬lerse bunların biatları geçerlidir.
Bu temel prensipten hareket eden Zeyd, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in halifeliklerini kabul eder, sahabîlerden herhangi birini kâ¬firlikle itham etmezdi. Bu hususta Zeyd şöyle der: «Şüphesiz ki 'Ali b. Ebî Tâlib, sahabîlerin en üstünüdür. Ancak hilafet, dikkate alman bir kısım faydalar ve dini kaideye binaen Ebubekir'e bırakıldı. Bu fay¬dalar da, ortaya çıkan fitneyi yatıştırmak, halkın gönlünü hoşnud etmekti. Çünkü peygamberlik döneminde cereyan eden harplerin üzerinden çok zaman geçmemişti. Hz. Ali'nin kılıcında bulunan müş¬riklerin kanı henüz kurumamıştı. Milletin kalbinde bulunan intikam 'duygusu olduğu gibi duruyordu. Kalpler tamamen Hz. Ali'ye meylet¬miyor ve boyunlar ona eğilmiyordu. Halifelik meselesini, yumuşak¬lığı ile, sevilmesiyle, yaşlılığıyle, ilk müslümanlardan oluşuyla ve Resulullah ile yakınlığı bulunmasıyla tanınan kişilerin yürütmesinde fayda vardı.»
Bu anlayış, birçok Şiilerin Zeyd'e karşı çıkmasına sebep oldu. Bağdadi'nin «el-Fark Beynelürak» adlı eserinde şunlar zikredilmiştir. Yine zeydilere göre aynı devirde iki bölgede iki ayrı imama biat etmek caizdir. Böylece her imam, kendisini imam ilân et¬tiği bölgede imam olarak kalır. Yeter ki Zeydîlerin saydıkları sıfat¬lara sahip olsun ve «ehlül Halli vel akd» tarafından başa getirilmiş olsun.
Ehlisünnet inancına en yakın düşünce içinde olan gruptur. Burada vurgulanmak istenen şudur. O günkü şia mimarları ehlibeytin gölgesinde görünerek kendi görüşlerinin ehlibeytin görüşleriymiş gibi propagandasını yaparak yaymaya calışmasıdır. İktidara getirmek istedikleri bir ehlibeyt mensubundan ziyade Şiilerin ehlibeyt adına oluşturduğu görüşlerin inanç akidesi haline getirilmesidir. Bunu sağlamak için de onlar adına destanlar yazmışlar, hadisler uydurmuşlar ancak, imamların görüşlerine itibar etmemişlerdir. Yani Şiacıların görüşü ehlibeyt imamlarının görüşü haline getirilirken emevilerin elinin ulaşamadığı ıslamın kültür merkezi sayılan Mekke’de canlı tutulan imamların diğer Müslümanların örtüşen görüşleri emevi saraylarında uydurulan anlayış yaftasına muhatap kılınmıştır. Bunları dikkate değer şeyler değimli?.!. İşte bu tür fitne hareketleri öncesi ve sonrasına küçük bir ışık tututacak tarihi gercekleri burada zikredersek hz Ali seven ve onun şiası olarak vasıflandırılan küfe halkı Hz. Ebu Bekir ve Hz Ömer’e son derece saygı duyar sever ve hayırla yad ederlerdi. Ancak belirli bir dönem sonra islam düşmanlarının ortaya attığı fitne meyvesini vermeye başladığında durum tamamen değişmeye yüz tuttu. Bu konuyu dile getiren tarihi vesikalara baktığımızda alt niyetli provakatif düşüncenin amacına ulaşmak için var güçleri ile calıştığını görmek mümkün olur. Mesela Muhammed b. Hümeyd, Cerir'den, O da Sufyan'dan, O da Abdullah b. Ziyad b. Hudeyr'den rivayet ettiğine göre Abbullah b. Ziyad b. Hudeyr şöyle diyor:
“Ebu İshak Es-Sübey'î Kûfe'ye geldi. Şemr b. Atiyye, birlikte yanına gitmemizi istedi. Yanına gittik ve sohbet ettik.” Ebu İshak şöyle dedi:
“Ben Kûfe'de iken istisnasız olarak bütün Küfe ehli Ebubekir ve Ömer'in (r.a.) faziletlerine inanıyor ve onları sair ashaba tercih ediyorlardı. Şimdi ise konuşabildikleri kadar konuşuyorlar. Vallahi ne dediklerine akıl erdiremiyorum.” Ebu ishak Osman'ın (r.a.) şehadetinden üç sene önce doğdu. Büyük alimlerden olan Ebu İshat uzun bir hayat yaşadı ve H. 127 de vefat etti. Ali'nin (r.a.) hilafeti esnasında çocuk olan Ebu İshak, Onun hakkında şöyle diyor:
Ali (r.a.) Kûfe'de mimberin üstünde hutbe irad ederken babam beni kaldırdı. Onu beyaz saç ve sakalıyla gördüm.
Ebu İshak'ın Kûfe'yi ilk defa ne zaman terkettiğini ve ondan sonra tekrar Kûfe'yi ne zaman ziyaret ettiğini bilseydik, Kûfe'deki alevîlerin Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) ne zaman tercih ettiklerini ve ne zaman terkettiklerini bilecektik.
Ali (r.a.), Küfede Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) medhederken aleviler de Tahkim (Hakem olayı) hadisesine kadar imamlarına muhalefet etmemişlerdir. Maalesef bu olaydan sonra haricîler ve onların bir fırkası olan İbâdiyye aynı istikamette kalmalarına rağmen alevîler imamlarına muhalefet ederek H. Birinci asırdan sonra Ebubekir ve Ömer (r.a.) hakkında ileri geri konuşmuşlardır.)
Damure, Said b. Hasan’ın, Leys b. Ebi Selim'den aşağıdaki, sözleri işittiğini nakleder. Leys (Leys b. Ebi Selim el-Kureyşi el-Kûfi, âlim olup İkrime'den hadis nakletmiştir. Ma'mer, Şube ve Sevri'nin hocalarındandır. Kûfe'nin en iyi âlimlerindendir. H. 143 te vefat etmiştir. ) şöyle diyor:
“İlk şiîleri gördüm. Onlar Ebu Bekir ve Ömer'e hiç kimseyi tercih etmiyorlardı.”
Ahmed b. Hanbel, Sufyan b. Uyeyne'den O da Halid b. Seleme’den, O da Mesruk'tan rivayet ettiğine göre Mesruk şöyle dâyor : “
“Ebubekir ve Ömer'i sevmek ve onların faziletlerini bilmek sünnettendir.”
Mesruk, Kûfe'de bulunan en büyük tâbilerden idi. Tavus da aynı görüştedir. Aynı rivayet, İbni Mesud'dan da nakledilmiştir. İlk şiîler elbette Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) tercih edecekler. Çünkü Emirulmü'minin Ali'nin (r.a.):
“Bu ümmetin peygamberlerinden sonra en hayırlıları Ebubekir ve Ömer'dir.” dediği sabit olmuştur.
Bu söz birçok yollarla nakledilmiş hatta seksen ayrı yoldon geldiği ayrıca beyan edilmiştir.
Buhari yukarıdaki sözü El Hemdaniyyen (iki Hemedanlı) hadisiyle sahihinde nakletmiştir. Bu iki Hemedanlı da Ali'nin (r.a.) en samimi arkadaşlarından idi. Öyle ki Ali (r.a.) bir şiirinde onlar hakkında şöyle diyor:
Cennetin kapıcısı olsaydım,
İki Hemadaniye selametle girin, derdim.
Buhari'nin, Süfyan-i Sevri'den, O da Munzir'den (bu iki zat da hemedanlıdır) O da Muhammed b. El-Haneîiye'den rivayet ettiklerine göre, Muhammed b. El-Hanefiyye (Ali'nin (r.a.) oğlu) şöyle diyor:
“Babacığıma Rasulullah'dan sonra insanların en hayırlısı kimdir? diye sordum. Ebubekir'dir dedi. Ondan sonra kimdir? Diye tekrar sorunca; Ömer'dir, dedi.”
Muhammed b. Hanefiyye'nin naklettiği bu sözler, bizzat babası tarafından ve açık olarak mimberde halka açıklanmıştır.
Yine Muhammed b. El-Hanefiyye'den rivayet edildiğine göre Ali (r.a.) şöyle diyordu:
“Beni Ebubekir ve Ömer'e (r.a.) tercih eden birisini bana getirirlerse, mutlaka Onu iftira cezasıyla cezalandırırım.”
Yin bu konu ile ilgili Allah (c.c.) şöyle buyurur:
“Muhammed Allah'ın elçisidir. O'nun beraberinde bulunanlar, inananlara karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü...” (Mâide: 5/54)
Rasulullah, şiddet ve merhameti birleştiriyor, adalete uygun olanı emrediyordu. Ebubekir ve Ömer'de (r.a.) O'na itaat ediyorlardı. Böylece Onların hareketleri kemâl-i istikametle gerçekleşiyordu.
Rasulullah vefat edince bu iki zat, ayrı ayrı Peygamberlerinin halifeleri oldular. Ama hem sahabenin hemde sahabeden biri olan Hz Ali nin kabul ettiği bu halifeleri dümenle yalanla ters yüz etmişlerdir.
Hakikatler böyleyken şiacılar düşmanlıklarını, Tarih boyunca kademe kademe sinsi sinsi etkin oldukları grupların içine sokmayı başarmışlardır. Ancak bugünün aydın şii düşünürleri bu sapkınlar ile hakikatleri bir birinden ayırtetmeye calıştığını da unutmamak gerek.
Sürecin tarihi gelişimini takip etmeye devam edersek;
Hz. Ali haince arkadan vurulduktan sonra kendisini vuran ibni mülcem'in öldürülmemesini" söyleyecek kadar gücü olmasına rağmen toplam 17 oğlundan hiçbirinin halife olmasını vasiyet etmemiştir. Böyle bir şeyi düşünseydi, onu da söyleyebilirdi. Şahadetinin ardından yerine büyük oğlu Hz. Hasan Halife seçildi.
Şii tarihçilerinden olan Isfehanî, Hz. Hasan’a ilk biat edenin Abdullah b. Abbas oldugunu söylemektedir.[ Ebû’l-Ferec el-Isfehanî (356/966), Mekâtilu’t-Talibiyyîn, (thk. Ahmet Sakar), Beyrut 1987, 52 ). Ancak Abdullah b. Abbas, Hz. Ali’nin Basra valisi idi ve o anda Kûfe’de olmayıp görevinin başında bulunuyordu.[ Ali Yasin, 122] Zaten Isfehanî Hz. Hasan’a ilk biat eden şahsin Abdullah b. Abbas olduğunu söyledikten sonra Muaviye tarafından Hz. Hasan’ın hâkimiyetinde bulunan kentlere casusların gönderildiğini, Kûfe’ye gönderilen casusun Hz. Hasan, Basra’ya gönderilen casusun da Basra valisi Abdullah b. Abbas tarafından yakalanarak idam edildiğini belirtmektedir.[ Isfehanî, Mekâtil, 54] Görüleceği gibi İsfehandı daha önceki söylediği ile tezada düşmekte bir noktada kendi kendini yalanlamaktadır ki bu da şii tarihçilerinin en büyük özelliğidir. Abdullah b. Abbas’in o tarihte Basra’da olduğunu kabullenmektedir. Ibn A’sem’in de Abdullah b. Abbas’ın Basra’dan Hz. Hasan’a mektup yazip, Muaviye ile savasa devam etmesini tavsiye ettiğini söylemesi de[Ibn A’sem, III/IV, 285] Abdullah’ın, Hz. Hasan’a biat ettiği tarihte Kûfe’de olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Hazreti Hasan babasının halifelik yaptığı dönemde de aktif çalışmaların içinde bulunmuş bir kişi olarak ülkenin içinde bulunduğu karışıklıkların sonucunun nereye doğru gittiğini görmekte bunun çözümü ve halifelik konusunda dedesi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in “Benden sonra hilafet 30 yıldır. Ondan sonra ısırıcı saltanat başlar.”, ” Benim bu oğlum seyyiddir, umulur ki, Allah bununla iki Müslüman kitlenin arasını bulacaktır.” sözleri gereğince muaviye ile anlaşma yaparak halifelik'ten 662 yılında çekildiğini bildirdi.
Hz. Hasan; muaviye (r.a) karşı “Kur'an’a ve sünnete uyması, şura kararlarına göre hareket etmesi ve Hz. Hasan yandaşlarından intikam almaması” şartlarını öne sürdü. Bunu kabul eden Muaviye (r.a), biat almak üzere Kufe’ye gitti. Orada Muaviye (r.a) halka hitap ettikten sonra minbere cıkan Hz. Hasan şöyle dedi;
"Ey Irak halkı! Benim gönlüm sizden soğudu. Babam Hz. Ali’nin sağlığında bunca muhalefetler ettiniz, bir gün O'nu gamsız bırakmadınız. Nihayet babamı öldürdünüz. Bana da bunca zahmet verdiniz; üzerime hücum eylediniz; beni yaraladınız. Henüz yaram iyileşmedi. Malımı yağmaladınız. Ey Irak halkı! Eğer siz ehl-i beyt-i Rasulullah'a eza kıldınızsa da Allah hıyanette bizimle sizin aranızda hâkim ve kâfidir. Şu halde ben Muaviye’ye biat ettim. Sizin biatinizden bizar oldum." dedi.
Daha sonra Muaviye ile yaptığı bir anlaşma ile ona biat etti. Bu anlaşmanın önemli maddelerinden birisi de "Muaviye kendisinden sonra kimseyi yerine tayin etmeyecek; aksine bu iş(hilafet), ondan sonra Müslümanların şurası ile tesbit olunacaktır" şeklindedir ki bir şii yazar olan Gölpınarlı da Tarih Boyunca islamm Mezhepleri ve Şiilik (istanbul 1979),377 eserinde bu görüşü paylaşmaktadır.
Hasan (r.a.)'dan sâdır olan en önemli şey Onun kendi isteğiyle babasından sonra ( Ali'nin (r.a.) vefatından sonra) Muaviye'ye biat etmesi ve halifeliğin bir şura tarafından seçilme şartı koymasıdır. Siacıların bu biata iştirak etmeleri hak olduğuna da inanmaları gerekirdi. Çünkü onlara göre bu biat masum olan bir zâttan Yani ikinci İmam Hz Hasan dan dan sadır olmuştur. Hâlbuki onlar bu biati inkâr ederek masum olan imamlarına muhalefet ettiler. Bu durum ancak iki şekilde izah edilebilir:
Ya oniki imamlarının masum olduklarına dair olan iddiaları yalandır. Ki böyle bir iddia ile bütün inançları sarsılmış olur. Çünkü masumiyet onlarda esastır.
Ya da Hasan’ın (r.a.) masum olduğuna inanıyorlar. Onun biati da masum bir kişinin amelidir. Fakat onlar bunu kabul etmezler. Masumun uygun gördüğüne muhalefet ediyorlar. Bunu da nesilden nesile aşılıyorlar. Şu halde masuma muhalefetleri küfürdür.
Meselenin özünde Hazreti hasan son derece ileri görüşlü gelişmelerde Allah ın muradını anlayan bir yapısı vardı. Hilafeti korkaklığından bırakmış değildi. Kendileri için hilafetten ziyade imametin ön planda olduğunu görmüştü. O günkü şartlarda gittikçe genişleyen İslam coğrafyasındaki cehaletinde arttığını görmekteydi. Bunun giderilmesi ilim adamı yetiştirilmesi görevinin birileri tarafından yürütülmesi gerektiğini biliyordu. Bu çalışmalarını sürdürürken genç yaşta Allahın rahmetine kavuştu. Hasan, ölümüne yakın kardeşi Hüseyin’e önemli mesajlar vermişti:
"benim anladığıma göre, Allah velayet ile hilafet'i bizde birleştirmeyecek!"
Sonra şöyle devam etmişti: "HZ. Ayşe'ye sor. Eğer izin verirse, beni dedimin yanına defnet. Ama karışıklık çıkarsa, vazgeç!"
Bunu Mervan haber alınca, "biz oraya kimseyi defnettirmeyiz," dedi. Bunun üzerine Hüseyin’in taraftarları silaha sarıldılarsa da, Hasan’ın sözlerini hatırlayarak savaştan vazgeçtiler. Hz.Hasan, baki mezarlığına defnedildi.
Hasan’ın velayet ve hilafet hakkındaki sözleri gerçeğin tam ifadesi idi!
Zaten bunu sezdiği için kendisi hilafet'ten vazgeçmişti!
Şiacıların ortaya koyduğu planlarına uymayan bu gelişmelerin nasıl ters yüze çevrildiğini, olaylara kılıf bulma adına gerçek tarihi nasıl saptırdıklarını artık sık sık görmeye devam edeceğiz.
Bu gelişmelerden Hz. Hasan ın mukaddes davadan yüz çevirdiği, emevilere karşı hasan ve hüseyinin farklı tutumları nedeniyle imametin tartışmalı hale geldiği anlamını çıkartan ve bunu hazmedemeyen Şiilerin bir kısmı Hz. Hasanı “müminlerin yüz karası” olarak ilan etmeye karar vermişlerdir. Şii düşünürlerden Nevbahati bu çelişkiler yüzünden şia inancını terk edenlerin değerlendirmesini şöyle bildirmiştir.
“Hüseyin şehit edildiğinde, taraftarlarında bir grup söyle demişlerdir: Hasan ve Hüseyin’in yaptıkları işi anlayamıyoruz; şayet Hasan’ın taraftarlarının çokluğuna ve güçlü olmasına rağmen Muaviye ile sulh yapıp savaşmaktan aciz olduğunu kabul etmesi gerekli ve dogru bir iş ise, taraftarları az ve zayıf olan Hüseyin’in, daha çok adamı olan Yezid’le, kendisinin ashabının tamamının ölümüne müncer olan muharebesi batıldır ve vacib değildir; çünkü şayet Hüseyin yezid’le savaşmaktan vazgeçip sulh taleb etseydi, Muaviye ile savaşmaktan vazgeçen Hasan’dan daha çok mazur görülürdü. Eğer hüseyin’in, kendisi, çocukları ve taraftarları katledilinceye kadar Yezit’le savaşması vacip ve doğru bir iş ise, yanında çok sayıda taraftarı bulunduğu halde Maviye ile savaşmayı bırakan Hasan’ın yaptığı iş batıldır. Bu yüzden bir kısım Şiiler, Hasan ve Hüseyin’in imametinden müşteki oldular ve onlardan ayrılarak diğer Müslümanların içine karışıp dağıldılar” bu düşünce yoğunlaşıp kendi inanclarından ayrılmaların sürdüğünü gören Şiacı stratejistleri bu durumu kurtarmak için düşündüklerinin tam tersini yapmak zorunda kalmışlar ve bu tartışmayı Hz Peygamberimize söylettirdikleri şu hadisle imameti kurtarmaya çalışmışlardır.
“Hasan ve Hüseyin huruç etmeseler de etseler de imamdırlar”!
Bunun akabinde Hazreti Hasan’ın yaptığı her şeyin Allah tarafından emredildiğini, halifeliği bırakmasının da Allah’ın emri ile yerine getirdiğini söyleyerek durumu perçinlemişlerdir. Konu ile ilgili Kuleynî: “Ebû Abdullah rivayet etmektedir; Vasiyet, yazılı bir metin olarak Muhammed’e indi. Vasiyet ile ilgili bu yazılı metin dışında Muhammed’e gökten mühürlü hiçbir metin indirilmemiştir. Cebrail dedi ki: “Bu Ehl-i Beyt’ine ümmet hakkındaki vasiyetindir.. Muhammed’in ölümünden sonra Ali o mektuptan ilk mührü açtı onunla amel etti. Sonra Hasan ikinci mührü açtı onunla amel etti. Onun ölümünden sonra Hüseyin üçüncü mührü açtı, orada sunun yazılı olduğunu gördü; savaş, öldür ve öldürül, insanları kendinle beraber saadet için götür. Sen olmaksızın onlara saadet yoktur. Hüseyin ölünce mektubu Ali b. Hüseyin’e verdi....” Kuleynî, Usulu Kafi, I-IV, (Farsça’ya trc. Seyid Cevat Mustafa), Tahran? II, 28-29
Artık bu sözden sonra Şiilerin; imamlar adına söyledikleri hiçbir inanc akidesi kimse tarafından tenkit edilemeyecek ve sorgulanamayacaktı. Çünkü her davranış o mühürlü mektuba göre yapılmaktaydı.
Konu ile ilgili bir başka haber Yezîd b. Humeyr b. Abdurrahman b. Cubeyr’in ağzıyla Hasan’a söylettirilen haberde “Arapların çoğunluğu bana itaat etmekteydiler. İstediğim ile savaşıyor, istediğim ile barış imzalıyorlardı. Ama ben bütün bunlara rağmen hilafeti Allah rızası ve ümmetin kanının dökülmemesi için terk ettim.”ifadesi de yukarıdaki hadisi tamamlaması için inşa edilmiş gibidir.
Yine şia üstadları Cemel, Sifin savaşlarında Hz. Ali ile Kerbela’da Hz.Hüseyin ile savaşmış olan Emevileri toptan cehenneme göndermek için, yine Hz. peygamberimize; ” Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’e söyle demiştir: “Sizinle savaşan kimsenin düşmanı, sizinle barış halinde olanın dostuyum”. Sözünü söyletmişlerdir.
Yine Hz Hüseyin in Hz Aişe’ye giderek Hz. Hasan’ın dedesinin yanına defnedilmesi konusunda müsaade istemesi ve izin alamaması üzerine; “Hüseyin (as) Aişe’nin [kendisine gitti ve onun talakını verdi. Çünkü Resulullah, kendi eslerini boşama yetkisini kendisinden sonra Emiru’l-mü’mîn’e [Hz. Ali] vermişti. O da kendisinden sonra Hasan (as)’a vermişti. Hasan da Hüseyin (as)’e vermişti. Resulullah [bu yetkiyi verirken de] söyle buyurmuştu: Eslerimin içinde Kıyamet günü beni göremeyecek olanlar, vasilerim tarafından talakları verilmiş olanlardır” diyerek saçmalamada ne derece zirve yaptıklarını görmek mümkündür.
Muaviye’yi Hz. Peygamberin minberinde görmeye tahammül edemeyen Siîler
bir taraftan Peygamberin Muaviye’yi lanetlediğini ve “Onu minberimin üzerinde görürseniz, öldürünüz” dediğini aktarırlarken, diğer taraftan, “Resulullah rüyasında Ümeyye oğullarının birbiri ardınca minbere çıktıklarını gördü. Bu rüya onu üzdü kendisini teselli etmek için yüce Allah Kevser suresini nazil buyurdu” iddiasında bulunmaktadırlar. Bir birinden iki ayrı duruşu ifade eden bu haberlerden ilki, daha erken döneme ait iken, ikinci haber ise Emevî hanedanına mensup halifelerin peş peşe iktidara geldikleri bir döneme aittir. Nitekim rivayetteki teslimiyet havası Emevîlerin güçlü olduğu dönemlerde uydurulmuş olduğunu göstermektedir. Ibnu’l-Esîr, hilafeti Muaviye’ye teslim ettiğinden dolayı eleştirilen Hz. Hasan’in kendisini savunmak için bu haberi kullandığını söylemektedir.
Yaşanmış olaylardan sonra yaşananlara kılıf bulma ve durumu kurtarma adına döndürmedik dolap bırakmamışlardır.
Yukarıda sadece bir kaçını aktarmış olduğumuz haberlerden de anlaşıldığı gibi, Hz. Hasan dönemi sonraki kuşaklar tarafından birçok kez restorasyona tabi tutulmuş ve “tarih kurgulayıcıları” tarafından birden fazla kurgulanmıştır. İste “tarihin geriye dönük olarak okunması”nın en güzel örneği olan, bu kurgu tarih içerisinden doğruyu bulup çıkarmak İslam tarih yazarlarının önündeki en büyük problemlerden biri olarak durmaktadır.
İslam dünyasında, Hz. Hasan'ın Kendisine Kufe ve ' Basra'da yaıpılan bey'atla tevdi edilen hilafeti Muaviye ile anlaşıp ona devretmesi üzerine bu işi tamamlanmış ve kapanmış bir mesele olarak telakki etmiştir. Bunun dışında Hz Hasan ın imamlığı konusunda bugünkü şia anlayışı doğrultusunda her hangi bir beyatı görmek o günlerde yazılan şii kaynaklarında da görmek mümkün değildir. Yukarda da bahsedildiği gibi özellikle büyük kayıp olarak nitelendirdikleri on ikinci imamdan sonra ayrıştırıcı türdeki kaynakları görmek mümkündür.
HZ Hüseyin dönemi ve sonrası gelişmeler
ilk Şii müelliflerinden olan Ebu Mıhnef (157/773), ed-Dineveri (282/895) ve Yakubi (292/904) kitabında; Hz. Hüseyin’in kardeşinin Muaviye ile yaptığı anlaşmaya karşı çıkmadığını, hatta kendi imameti ile alakalı Muaviye aleyhinde her hangi bir faaliyetde bulunmak şöyle dursun, bilakis, bu husustaki birtakım kıpırdanışlara fırsat vermediğini rivayet ederler. Mesela, Hz. Hasan'ın vefat haheri Kufeye ulaşınca, onların Kufe'deki taraftaları Süleyman b. Surad'ın evinde toplanarak, Hz. Hüseyin'e, Hz. Ali ve Hz Hasan’ın başlarına gelen musibetin intikamını almak üzre emrini beklemekte olduklarını hildiren hir mektup gönderirler (YiikCıbI, 2/216-7; Ehfı Mıhnef, 5-6.) Daha sonra Huier b. Adiyy'in mescitlerde Hz. Ali'nin kötülenmesi faaliyetine karşı çıktığı için öldürülmesi (51 /671) üzerine, Küfe'nin ileri gelenlerinden biri, hem hu haberi iletmek hem de Hz. Hüseyin'i getirmek maksadıyla Medine'ye gelir. Bu durumu haber alan Muaviye, Medine valisine Hz.Hüseyin'i rahatsız etmemesini; çünkü kendisine bey’at ettiğini bildiren bir mektup yazar. Ayrıca Hz. Hüseyin'e de, fitneyi seven kötü huyluların kendisini ayağa kaldırmaması tavsiyesinde hulunur. Bunun üzerine Hz.Hüseyin de ona hir mektup yazarak, "Ne seninle harbetmek istiyorum, nede sana karşı çıkıyorum" der. ed-Dineveri, bu olayı naklettikten sonra şunları da ilave eder (Dinenri, el.Ahbiir, 2,,4-25. )
"Ne Hasan ne de Hüseyin, Muaviye'nin hayatı boyunca. kendi şahısları adına ondan kötülük ve çirkinlik görmediler. Muaviye de , ne onlara şart olarak ileri sürdüğü şeylerden birini kesti ne de onların iyiliğine olan birşeyi değiştirdi".
Maamafih Hz. Hüseyin, Muaviye'nin iktidarı sırasında olanlara ses çıkarınayıp kendi köşesinde taat ve ihadetle vakit geçirmiş ise de, durumun 56/676 yılından sonra değişmiş olması muhakkaktır; çünkü bu yılda, Muaviye'nin oğlu Yezit’e bey’at edilmesini istemesi(Mes’udi'ye göre (3/27) beyat isteme yılı 59/679'dır. ), hemen bütün Müslümanlarda olduğu kadar Hz. Hüseyin’i de gönülden sarsmış Ve tedirgin etmiştir.
Muaviye, Küfe valisi el-Mugire b.Şu’be’yi azledip yerine Said b. El-As’ı vale yapmak ister. Ancak, bunu haber alan Muğire, derhal Şam'a gider ve Muaviye'nin oğlu Yezid'le görüşür. Ona, "Şüpke yokki Nebi (s.a.s.)'nin ashahı, Kureyş'in büyükleri ve yaşlıları gitmiş; onların oğulları kalmıştır. Sen de bunların arasında en üstünü, en isabetli görüş sahibi sünneti ve siyaseti en iyi bilensin. Bu yüzden Emiru’l Mü’minin’i(Muaviye), sana bey’at almaktan alıkoyan şeyi bir türlü anlamıyorum” der… Bu fikir Yezid’de olgunlaşınca, durumu babasına bildirir. O da Mugire’yi çağırarak işin aslını araştırır. Ve Yezid’e ne dediğini sorar. O da şu cevabı verir. “Ey Mü’minlerin Emiri! Osman’dan sondra kan dökülmesi ve ihtilafın neye mal olduğunu gördün. Yezidi senden sonra halif kıl ve ona bey’at al”…( lbnu'l.Esir, 3/503 v.d.; Tarihu'I-islam, 1/281; TaberI, 2/173 v.d. ) Böylece Mugire, şahsi menfaati icabı yalnızca altından kaymakta olan Kufe valiliği koltuğunu korumakla kalmaz, aynı zamanda islam dünyasına artık halifenin seçimle gelme geleneğini ortadan kaldırıp saltanat sistemine geçişin yollarını acmış olur. Elbette höyle bir durum. o zamana kadar Arapların ve Müslüman'ların anlayışlarına uygun olmadığı için yadırganacaktır. Ayrıca Yezid gerek inancı ve davranışları, gerek yaşayışı bakımından Müslumanların daima tenkit ettikleri ve hatta “fasık” saydyıkları biri idi.
Nitekim Mugire nin tesiriyle Kufe, Ziyad b. Ebihi nin korkusuyla Basra ve tabii başta Şam, Yezid’e beyat etmiş olmakla beraber, hala daha Müslümanların kalbi ve merkezi durumunda olan Medine nin böyle bir usulsuzlüğü ve hele Yezid gibi nefretle bakılan birinin halife namzedliğini kolayca kabul etmesi beklenemezdi. Muaviye de Mugire nin şahsi menfaati uğruna ortaya attığı bu korkunç derecedeki kurnazca oyunu siyasi dehasıyla ve bu fikrin muhaliflerini sabırla ve zaman zaman da hile ile yola getirmenin ince hesaplarnını yapar. Önce Medineye Vali yaptığı Mervan b.el-Hakem’e Yezid’den söz etmeksizin, bir mektup yazarak artık yaşlandığını ve ümmetin kendisinden sonra bir ihtilafa düşmesinden korktuğunu; bu sebepten kendisinden sonra yerine bir halef seçmeyi düşündüğnü ama işi Medinedekilerle iştişare etmeden bitirmek istemediği için durumu onlara arzetmesinini ve ona sunulacak teklifleri kendisine bildirmesini ister.
Burada net olarak görülüyor ki Muaviye her şeyden önce bir nabız yoklamakta ve Yezid in adını bildirmeden evvel Müslümanların yerine halife tayin etmesi fikrine yatkınlıklarını araştırmaktadır.
Mervan durumu halka arzeder onlar da uygun bulurlar. O da onların muvafakatının Muaviye’ye bildirir. Bunun üzerine Muaviye, Mervan’a bir mektup daha yazarak yerine halef kıldığı oğlu yezid’e beyat alması için kendisine güvendiğini söyler. Mervan mektubu mescitte okuyunca Müslümanlar dehşete kapılırlar heyecanlanıp öfkelenirler.
Nitekim Abdurrahman b. Ebi Bekr, Mervan'a, daha başlangıçta gerek kendisinin gerek Muaviye’nin yalan söylediğini, Ümmetin başına Babadan oğula geçen "Heraklins" sistemini getirmek istediklerini Söyleyerek hu teklife karşı çıkarken, Ahdulla. b h. Ömer, Yezid'in fasıklığından, Ahdullah b. ZuIıeyr ise Allah'a karşı gelene itaatın olmayacağından ve onun dini ifsad edişinden dolayı açıkça itirazda hulunurlar ve bey'atı reddederler. Bu gruha Hüseyn b. Ali b. Ebi Talib de dâhildir. Mervan, hu durumu Muaviye’ye intikal ettirir ve mezkûr şahısların Muhalefeti sehebiyle halkın bey'attan imtina ettiklerini bildirir. Bunun üzerine Muaviye, yine aynı yılda (56/676), Hicaz'a gider; Medine'de. bey' ata muhalefet eden dört kişi ile görüşiir. İbnu'z-Zubeyr, Muaviye'ye ya yerine kimseyi bırakmaksızın vefat eden Resulullah (s.a.s.)'dan sonra ashahın yaptığı gihi razı olacakları bir şahsı seçmesini, yahut Hz. Ehu Bekir'in yaptığı şekilde kendi soyu ile ilgisi olmayan Hz. Ömer gibi dinin direği olan birini vasiyet etmesini, yahut da Hz. Ömer'in yaptığı gibi, meseleyi altı kişilik hir şuraya hırakma; şeklindeki üç yoldan birini tercih etmesini söyler. Diğerleri de hu görüşe katılırlar. Ancak Muaviye, yaptığı işten dönmeyeceğini, şayet içlerinde hiri müsbet veya menfi herhangi bir Şey söyleyecek olursa kellesini uçuracağını söyleyerek, herbirinin arkasma silahlı birer adam diker ve onlarla birlikte minbere kadar gider. Sonra, "Bu topluluk kendilerine danışılmadan hiçbir şeyin yapılıp kotarılmayacağı Müslüınanların efendileri ve seçkinleri olan kimselerdir. İşte bunlar razı oldular ve Yezid'e hey'at ettiler. Siz de Allah'ın adı üzerine beyat ediniz 2;!" der. Bunların beyatını gözetmekte olan halk da beyat eder. Sonra o gidince, bunlara, "Hani beyat etmeyeceğinizi ileri sürüyordunuz; şimdi niçin razı oldunuz ve bey'at ettiniz?" deyince: onlar, "Allah'a and olsun ki bey'at etmedik" cevabını verirler. "Pekiyi sizi durduran neydi?" diye sorduklarında da, "Az daha öldürülmekten korktuk!" derler(lbnu'l-Esır, 3/505-51 ı. ) Böylece Yezid'e, mezkur dört kişi dışmda, halk tamamen bey'at etmiş olur.
Muaviye hayatta iken etrafındakilerinin telkini ile bir takım kötü huyları olan oğlu yezit’i yerine tayin etmeye kalktı ve Yezit’e Şam ve ırak halkının biat etmesini sağladı. Ancak, hicaz ahalisi yezid'e sonuna kadar biat etmedi. Yezitde bu bölge valilerini biat için zorlamadı. Muaviye, medine'ye gelerek Hüseyin ve yakınları ile konuştu. Onlar da muaviye'ye, "Hz. Muhammed'in veya ilk iki halife'nin yaptığını yapmasını" tavsiye ettiler... Yani yeni halife'yi şura tespit etsin, dediler.
Muaviye, bu teklifini kabul etmedi. Mescitte minbere çıktı, "tarafsızlar biat etti, siz de edin," diyerek halkı kandırdı. Onlar da yezid'e biat ettiler. Böylece Hüseyin hicaz'da da yalnız kalmış oldu. Etrafta peygamber zamanından kalan insan da pek kalmamıştı, bu da muaviye'nin işini kolaylaştırıyordu. Böylece 680 yılına kadar hüküm sürdü.
Muaviye hayatta iken halkı oğlu yezit’e biat ettirdiği için, ölümünden sonra bir kargaşa çıkmadı. Halifeliği döneminde ehlibeyt mensuplarına insaflı olması konusunda oğluğa tavsiyelerde bulunduğu söylenir. Bu hususla ilgili farklı kaynaklardan örnekler verilecek olunursa; Pakistan’ın büyük Tarih âlimi mevlana Abdüşşekur İlahi Mirzapuri, Şehadet-i Hüseyin isminde Urdu dilinde yazdığı ve sonrada farscaya da tercüme edilen kitabında, şii kitaplarındaki alıntılarla tarihi olaylara ışık tutar. Mesela; Kitabının On-birinci sayfasında
“Şii âlimlerinden Muhammed Bakır Horasani, [m. 1679 senesinde vefat etti.] Cila-ül-uyun kitabının 321. sayfasında: “Muaviye vefat edeceği zaman, oğlu Yezide şöyle vasiyet etti: İmam-ı Hüseyin’in Resulullaha yakınlığını, Onun mübarek kanından olduğunu biliyorsun. Irak halkı Onu kendi yanlarına çağırırlar. Sana yardım edeceğiz, derler. Yardım etmezler. Onu yalnız bırakırlar. Ona galip olursan, kendisine hürmet et. Sana yaptıklarına karşılık, Onu hiç incitme! Benim Ona olan iyiliklerimi sen de yap!”
Şii tarihçilerinden Muhammed Taki han, [m. 1879 senesinde vefat etti.] Farisi, Nasih-üt-tevarih kitabında: “Nasihatinde şunları da söyledi: Oğlum, nefsine uyma! Allahü teâlânın huzuruna, Hüseyin bin Ali’nin kanına bulanmış olarak çıkma! Yoksa sonsuz azaba yakalanırsın! (Hüseyin’e hürmette kusuru olana, Allahü teâlâ bereket vermez!) hadis-i şerifini unutma!” Yine bu tarihin 38. sayfasın; “İmam-ı Ali’nin yanında olanlar, yani Şiiler, Şam’a gelirler, Muaviye’yi kötülerlerdi. Muaviye, böyle söyleyenlere bir şey yapmaz, kendilerine (Beyt-ül-mal’dan bol ihsanda bulunurdu.”
Cila-ül-uyun Şii kitabının 323. sayfasında diyor ki:
(İmam-ı Hasan bin Ali dedi ki, Muaviye, etrafımdaki yardımcılarımdan, vallahi daha iyidir. Çünkü bunlar, bir yandan Şii olduklarını söylüyorlar. Bir yandan da, beni öldürmek, mallarımı almak istiyorlar.)
Yani sözün kısası babasından bu tür vasiyetleri alan Yezid sonunda halife oldu...
Ancak içi rahat değildi. En büyük endişesi, kendisine biat etmeyen Hz.Ali'nin oğlu Hüseyin, amr'ın oğlu Abdullah ve Zübeyir’in oğlu Abdullah idi.
Amr, muaviye'nin kurnaz hakem'i idi. Ama oğlu ne muaviye'ye ne de yezid'e yakın olmuştu.
Yezid, medine valisi ebu süfyan'ın torunu velid'e bu kişilerden derhal biat almasını emretti. Eski medine emiri mervan da velid'e "eğer etmezlerse, onları öldürmesini" tavsiye etti.
Hüseyin, "biz gizli biat etmeyiz. Halkı topla onların huzurunda biat olayı gercekleşsin," dedi. Velid halkın hüseyin'in konuşmasından etkileneceğini düşünerek kabul etmedi. Ancak hüseyin'in kendisine cevap vermek için geldiği saraydan çıkmasına izin verdi.
Hüseyin ve iki arkadaşı o gece yanlarına kardeşlerini, ailelerini ve yakınlarını da alarak medine'den ayrıldılar. Mekke'ye gittiler. Geride sadece hüseyin'in kardeşi muhammed bin hanife, yani hz. Ali'nin başka bir kadından olan oğlu kaldı.
Hz Hüseyin Kûfe’ye onların kendilerine yaptıkları davet üzerine gidiyordu. Ailesini yanında götürmesinin sebebi, Küfe’ye yerleşmek; kendisine biat edecek olan Küfelilerle davasını daha geniş kesimlere yaymak ve mücadelesine orada devam etmek için gidiyordu. Mekke'ye yaklaştıklarında ashab'tan abdullah bin muti, "uğurlar olsun! Mekke'ye ulaştıktan sonra sakın kûfe'ye gitmeyesin! Baban orada şehit oldu, kardeşin hilafet'i orada bıraktı, harem-i şerif'ten ayrılma," diye nasihat etti. Allah’ın hikmeti hüseyin bu nasihate kulak vermedi
Yezid'in üzerlerine gönderdiği kuvveti, zübeyr'in oğlu abdullah yanındakilerle yendi. Bu arada kufeliler haber gönderip hüseyin'i davet ettiler. Abdullah bin amr, hüseyin'e,
- "gitme! Çünkü Allah, resulullah'ı dünya ve ahıret'ten birini seçmekte serbest bırakınca, o ahıret'i seçmişti. Sen onun etinden bir parçasın. Dünya'ya nail olamazsın." Demişti
Abdullah b. Abbas ve İbn Ömer gibi zatlar Hz. Hüseyin’e Kûfe'ye gitmemesini, zira Kûfe halkının itimatsız olduğunu söylemişlerse de onu kararından vazgeçirememişlerdir. Nitekim Abdullah ibni abbas
"ey amcamın oğlu! Ben kûfe halkından korkarım. Gaddardırlar. Sen hicaz halkının efendisisin. Mutlaka buradan çıkacaksan, bari yemen'e git. Ora halkı babanı sever,"
Dedi.
Ancak kufe halkı ısrarla Hüseyin’i çağırınca, o da yola koyuldu. Halbuki hz. Hüseyin'i ikaz edenler onun gerçek dostu, gerçek şia'sı idi!.. Şia'yı dinlemesi gerekirdi...yolda kendisine 30.000 kişi biat etti.
Hüseyin yola belki de halife olmak için çıkmamıştı. Onun iktidarı ele geçirme sevdasıyla hareket ettiğini söylemek büyük bir haksızlık olacağını kanaatindeyim. Nitekim İbn Esir’in el-Kamil fi't-Tarih'inde. “Hz. Hüseyin'in, zâlime karşı çıkmak gerektiği yoksa Allah’ın karşı çıkmayanı da zâlimle birlikte aynı yere koyacağını bildiren bir hadis naklettikten sonra şöyle dediği kayıtlıdır: “Yezid ve İbn Ziyad, devamlı olarak şeytana uymaktadırlar. Allah’a ibâdet etmeyi bırakıp devamlı fesat çıkarmış, Allah’ın kanunlarını işlemez hale getirmişlerdir. Devletin hazinesini kendi aralarında paylaştırmaktadırlar. Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılmaktadırlar. Bunu kabul etmeyip karşı çıkmak ise herkesten önce benim vazifemdir.” Dediği, Şia kaynaklarında da Hz. Hüseyin’in üvey kardeşi Muhammed bin Hanefiyye’ye emaneten bir mektup bıraktığı, bu mektubunda “Benim bu yolda doğruluğu emretmek ve kötülükten sakındırmak, ceddimin sünnetini ihya etmekten başka bir amacım yoktur” dediği yazılmaktadır.
Bu arada yezid halkın şikâyet ettiği Numan bin beşir'in yerine Abdullah bin ziyad'ı kufe'ye vali tayin etmişti. Abdullah gelir gelmez durumu kontrol altına almış, hüseyin'i bekleyen topluluğu dağıtmış, başlarında bulunan Hüseyin’in amcaoğlu Müslim’i de idam etmişti.
İdam haberi gelince, Hüseyin’in yanındakiler de dağılıp gitti. Hz. Hüseyin'i de yalnız bırakan Kûfeliler, daha sonra Müslim'in şehit edilmesinde de onu korumakta zayıf davrandıkları ve yalnız bıraktıkları görülür. Desteklemeye söz verip sonra sözünü tutmayan bu insanlar sempatizan'dan öte değillerdi. Aralarında Hüseyin’in yoluna başını koyacak kişi pek yoktu.. Sonuçta sadece ailesi (ehl-i beyt) ve çok yakınları kaldı... Ki işte asıl bunlara şia demek gerekir. Can dostu anlamına kabul edilebilir... Ama hala ortada bir mezhep ayrılığı filan yoktu. Bırakıp gidenlerin de şialıkla bir alakası yoktu.! ama hep bunu yapıyorlardı önce iyi niyet ve büyük bir arzu ile çağırıyor söz veriyor, zoru görünce direnemiyor destek vermekten vazgeçip acı olaylara sebep oluyorlardı.
Ama Hüseyin (ra.)yola cıkmıştı bir kere onun için bu yol dönüşü olmayan bir yoldu. Duruma bakılırsa dönmesi gerekirdi. Akabe'ye yaklaştığında bir arap şahıs, hüseyin'i karşıladı ve
- "Allah aşkına geri dön! Çünkü kılıçların üstüne gidiyorsun,"
Dedi. Hüseyin de,
- "dediğin, bana gizli değildir. Ama Allah’ın emrine kimse karşı gelemez,"
Diye cevap verdi... Bundan da anlıyoruz ki, hüseyin başına gelecekleri biliyordu!.. O sadece ilahi takdir'e uydu.
Kûfe yakınlarında hurr adındaki yezid'in komutanı, emrindeki 2000 asker ile onlara yetişti. Hüseyin,
- "ben buraya sizin davetnamelerinizle geldim. Eğer siz döndünüzse, ben de döner giderim,"
Dedi... Hurr,
- "benim davetnâmelerden haberim yok. Sizi Abdullah’ın huzuruna götürmek için emir aldım,"
Diye cevap verdi... Hüseyin belki de yanındakileri tehlikeye atmamak için, dönmek istedi. Ama izin vermediler!.. Abdullah bin ziyad'ın emriyle de susuz bir yerde, kerbelâ diye bilinen mahalde konaklattılar. Sonra 4000 asker daha geldi.
Abdullah,
—biat etmezlerse su vermeyin,
Dediği için kendilerine su verilmedi. Böylece çoluk çocuk 8 gün orada susuz kaldılar. Sonra gene Abdullah’ın emri ile askerler üzerlerine saldırdı. Hüseyin izin vermesine rağmen, kimse onu terk etmedi.
Rivayete göre yanında 72 kişi vardı. 6000 askere karşı tertibat aldılar. Hurr yaptıklarından pişman olmuştu ama, artık komutan değildi, yeni komutan sad ibni vakkas'ın oğlu amr idi. Durumu değiştiremeyen hurr, atını sürüp Hüseyin’in yanındakilere katıldı!..
Bir sürü olaylar, teke tek vuruşmalar, acıklı konuşmalardan sonra muharrem ayının 10. Günü Hüseyin ve yanındaki erkekler ve kadınlardan bazıları çarpışmalarda şehit oldu. Diğer kadınlar ve üç oğlu kurtuldu... Bunlardan zeynel abidin o tarihte 20 yaşında idi.
Şehit olanlar arasında Hüseyin’in oğulları ali ekber ve Abdullah;
Hasan’ın oğlu ebubekir ve kasım; hz. Ali'nin 6 oğlu, yani kendisinin kardeşleri olan Abbas, Cafer, Abdullah, Osman, Muhammed ve ebubekir; amca oğlu (hz. Ali'nin kardeşi Cafer’in oğlu) Abdullah’ın oğlu avn ve Muhammed ve yine amcası (hz. Ali'nin kardeşi) âkil'in oğlu Cafer ve abdurrahman; yine amca oğlu Abdullah; amca oğlu (hz. Ali'nin kardeşi âkil'in oğlu) müslim'in oğlu Abdullah; ve ebu Sait’in (amca âkil'in oğlu) evlâdı Muhammed de vardı.
Nihayet amr'ın komutası altında savaşan şemir adlı mel'un kişi şehit düşmüş olan Hüseyin’in başını kesti. Alıp yezit’e götürdü.
Yine bu acem tarihinde diyor ki:
(Zecr bin Kays, Hz. Hüseynin ölüm haberini Yezide getirince, başını eğip, bir zaman durdu. Sonra, (Onu öldüreceğinize, Ona itaat etseydiniz, iyi olurdu. Ben orada olsaydım Onu af ederdim) dedi. Mahdar bin Salebe İmam-ı Hüseyin’i kötülemeye başlayınca, Yezid yüzünü asıp, (Mahdarın anası böyle zalim ve alçak çocuk doğurmasaydı. Allah, Mercanenin oğlunu [İbni Ziyadı] kahr eylesin) dedi. Şemmer, imam-ı Hüseyin’in mübarek başını Yezide getirip, (İnsanların en iyisinin çocuğunu öldürdüm. Bunun için, atımın heybelerini altınla, gümüşle doldurmalısın) deyince, Yezid çok kızdı ve (Allah heybelerini ateşle doldursun! İnsanların en iyisini niçin öldürdün? Def ol. Git karşımdan. Sana hiçbir şey verilmez) dedi.)
Şiilerin Hulasat-ül-mesaib kitabının 393. sayfasında diyor ki:
(Yezid, herkesin yanında ağladığı gibi, yalnız kaldığı zamanlarda da çok ağladı. Kızları ve hemşireleri de beraber ağladılar. İmam-ı Hüseyin’in mübarek başını altın tasa koyup, (Ey Hüseyin! Allah sana rahmet etsin! Ne hoş gülüyorsun) dedi.
Cila-ül-uyunda diyor ki:
(Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytini kendi sarayına yerleştirdi. Çok ikram etti. Sabah, akşam yemeklerini imam-ı Zeynelabidin ile beraber yerdi.)
Hulasat-ül-mesaibde diyor ki:
(Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytine, (Şam’da benim misafirim olarak kalmak mı, yoksa Medine’ye gitmek mi istersiniz?) dedi. Ümmi Gülsüm, tenha bir yerde matem yapmak istiyoruz) dedi. Yezid, sarayında geniş bir odayı bunlara verdi. Burada bir hafta matem yaptılar. Yezid, sekizinci gün, Ehl-i beyti çağırıp, arzularını sordu. Medine’ye gitmek istediler. Çok mal ve süslü hayvanlar ve ikiyüz altın verdi. Her ihtiyacınızı her zaman bildirin, hemen gönderirim, dedi. Numan bin Beşiri, beşyüz süvari ile bunların emrine verdi. İzzet ve hürmetle Medine’ye gönderdi.) şeklinde rivayetlerin olduğu gibi başka rivayetlerde mevcuttur. Yezid'in bu hususta samimi olduğunu söyleyebilmek fevkalade şüphelidir; çünkü. o, İbn Ziyad" Şemir ve diğerlerinin Hz. Hüseyin'i şehid etmiş olmalarına gerçekten üzülmüş olsaydı, onu ve diğerlerini hiç değilse valilikten ve kumandanlıktan azıcderdi.
Doğrusunu Allah bilir. Burada haksızlık ve zulüm içinde olan yezidin avukatlığına soyunmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Halifelik peşinde olan Yezid, hüseyin'in oğlu 4. İmam zeynel abidin'i ve diğer esirleri medine'ye geri yollamıştır. Bir rivayetde gecen anekdota yer verilirse;
Hz. Hüseyin Yezitle ilgili,
"benim babam onun babasından, benim anam onun anasından, benim ceddim, onun ceddinden hayırlıdır... Ben de ondan hayırlıyım. O halde halifelik benim hakkımdır,"
Demiş... Yezit de onun hayır konusundaki sözlerinin haklı olduğunu söylemiş, ancak,
"kalellahü mülikül mülk, tüetil mülk mentena"
Ayetini hatırlamasını söylemiş
Yani mülk Allah’ındır. İstediğine verir!. Tarih sayfalarında görünen o ki, HZ. Hüseyin kufe'ye giderken şehit olacağını ama ilahi takdir'e karşı gelinemeyeceğini de biliyordu!. Allah ona ve ceddine rahmet etsin Şefaatlerine nail eylesin.
Her ne olursa olsun Hz.Hüseyin'i tamamen mazlum olarak şehid edenlerin haklı veya mazur görülebilecek hiçhir tarafları bulunmamaktadır. Yezid ve adamlarının Müslümanlığa ve insanlığa sığmayan adilikleri ile gerçekleştirilmiş Kerbela faciası, İslam tarihinde tüyler ürperten hu feci olayın vuku buluşundan kısa bir süre sonra ortaya çıkmaya başlayacak hemen bütün hareketlerin sebebi veya bahanesi olmuştur. Nitekim hu korkunç hadiseden sonra, Hz.Ali ve oğullarının haklarını aramak bahanesine sığınan birtakım maceraperestlerin başlattığı bazı hareketlerin nedeni olmuştur.
Hz. Hüseyin'in ve Hz. Hasan’n vefatından sonra iman olarak insanların ona beyat Edildiğine dair, muahhar( sonradan yazılmış) Şii eserlerini bir yana bırakacak olursak, ilk Şii kaynaklarda herhangi hir rivayete rastlamak mümkün değildir. Her ne hikmetse bu konular şii kaynaklarına çok sonraları girmiştir.
Bu gelişmeleri kısaca vurgulayacak olursak,
Hazreti Osman, medineye geldikten sonra sahabenin en sıkıntılı döneminde, susuzluğun en büyü sorun olduğu bir anda Efendimizin işaretiyle Rume kuyusunu Müslümanlar için satın alarak Müslümanların hizmetine sunmuştur. Tebük seferi hazırlığında ‘ceyşü’l-usre’ denen İslam ordusunun hazırlanmasında büyük gayret sarf etmiş, ticaret için hazırladığı üçyüz kadar deveyi yüküyle birlikte sadaka olarak vermişti. Buna mukabil Efendimiz de “Bundan sonra Osman’a yaptıkları zarar vermez.” Buyurmuştur. 12 yıllık Hilafeti sırasında da islam toplumuna pek çok iyi olay yaşatmıştır. Ordu ve donanmayı güçlendirmiş, Kıbrıs ve Rodos alınmıştır... Müslümanlar onun zamanında bütün Kuzey Afrika'yı aşarak İspanya'ya geçmişlerdir. Tarık Bin Ziyad'ın İspanya geçtikten sonra gemilerini yaktırarak askerlerin geri dönüş ihtimalini ortadan kaldırması meşhurdur... Böylece koca yarımada kısa zamanda İSLAM egemenliği altına girmişti... Asya'da Horasan ve Taberistan bu dönemde fethedilmiştir. İslam toprakları yüz kat artmış buna mukabil genişleyen coğrafyada aynı oranda nitelik olarak islamı öğretim sağlanamamıştır. Hasan el-Basri'den El-Hâfız İbn-i Abdil Berr naklettigine göre; “Osman (r.a.) zamanında bereketli rızıklar ve bol bol hayırlı işler yanında insanlar arasında iyi ilişkiler vardı. Bu dönemde Müslümanlar en rahat ve en saadeti bir hayat yaşamıştır. Tabiînden iki büyük âlim Hasan Basri ve İbn-i Sîrîn bunun doğruluğuna şahitlik etmişlerdir. Hatta yeryüzünde biri diğerinden korkan bir tek mümin yoktu. Aksine her mümin diğer mümin kardeşini sever ve ona yardım etmek isterdi.” Denilerek zenginiliğin çok ileriye gittiği anlatılmaktadır. Ancak bu saadet uzun sürmemiş, Hz Osman ın görevlendirdiği valilerin bazıları İslami hizmeti ön plana almayıp iyi yaşamak ve zenginliği hedeflediği, bununla birlikte halkın dert ve sıkıntıları ile ilgilenmediği bunun da büyük bir huzursuzluk ve kargaşayı beraberinde getirep ayaklanmaların başlamasına sebep olduğu da tarihi bir vakıadır. Bu umursamazlıkla İslam düşmanlarının istismarına kapı açılmış ve bu kapı bir daha hiç kapanmamıştır. İlk alev mısırda tutuşturulmuştur. Bu konu ile alakalı Şii tarihçisi Ravdatil safa da:
“Abdullah bin Sebe, Osman bin Affan karşıtlarının Mısır’da çok olduğunu öğrenince oraya yöneldi. Orada ilim ve takvalıymış gibi göründü ve böylece insanları kendine güvendirdi ve bozuk, yanlış ve çirkin emellerini terviç etmeye başladı. Her Nebi kendinden sonra yerine geçecek birini vasiyet eder. İlim, fetva, cömert, yiğit olan ve emaneti yerine getiren takva sahibi Ali de Resulullahın vasisi ve halifesidir. Ümmet Ali’ye zulüm etti. Onun hakkı olan hilafeti ve vilayeti zorla aldı, şimdi onun yanında yer almak ve yardım etmek herkese lazımdır. Osman’ın hilafetine son vermek lazım dedi. Mısırlılar onun sözlerinden ve görüşlerinden çok etkilendiler ve Osman’ın hilafetine karşı çıktılar.” (Ravdatil safa, s. 292 cilt 2, Farsça İran baskısı)
Sonuçta islam düşmanları bu konudaki stratejilerini gercekleştirmiş, mısırlıların gerçekleştirği isyan hareketinde Hz Osmanın şehit edilmesi sağlanmıştır.
Hz. Hüseyin’in, Hz. Osman'm hilafeti sırasında, 30 /651 yılında, Said b. el.As'ın Kilfe'den Horasan'a yaptığı sefere, kardeşi Hz. Hasan'la birlikte katıldığı(Taberi, 1 {2836.); daha sonra da Hz. Osman'ın evini muhasara eden isyancılara karışı Halife'yi korumak üzre babası Hz. Ali tarafından, yine kardeşi Hz. Hasan'la birlikte memur edildiği en güvenilir kaynaklarda mevcuttur.(Belazuri, Ensilbu'/.Eşrtif (Sülcymımiye Kütüphanesi, Heisülkütlfıb nı. Xo: 597-598), 483 o: Taberi. 1 {3020.)
Şehadetin ardından huzuru bozulan toplumun bir daha huzuru hiç eskisi gibi olmadı.
HZ. Ali Dönemindeki algılamalar
Hz. Ali’yi kelimelerle anlatmak kolay değil. O günkü gelişmeleri bilmek için o nu iyi tanımak gerekir. Hayatında hiç yalan söylememiş, yiğit, hakkı hukuku savunan, gerçekler karşısında susmayayacak kadar şerefli, onurlu, yiğitler yiğidi bir zattır. Pısırıklık, yalancılık, takiyyecilik, hile, desise ve düzenbazlık onun hayatında hiç olmamıştır. Hz. Ali, rasulullah’dan sonra ashâbı kiramın içinde en âlimi ve fakihlerin başında olanlardan idi. Kendisinde fevkalâde bir ilm ü irfan vücuda gelmiş, en büyük bir ictihad kudreti tecelli etmişti. Hz. ebu bekir, hz ömer gibi sahâbe-i Güzîn’in âzımı daima ilmî, fıkhî meselelerde kendisiyle müzâkere ve müşâverede bulunur, kendisinin ilminden, faydalanırlardı. Ömer nasuhi bilmen Hz.li gerek dinde ince anlayış ve derin kavrayış sahibi olma özelliği ile gerek kadılık görevinde gerekse, başta Hz. Ömer ve Abdullah b. Mesut (r.a.) Olmak üzere birçok sahabeden bu yönde yapılan çok sayıda nakline bakıldığında Hz. Ali nin bu özelliklerinin şüphesiz var olduğunu gösterir. Birkaç cümle ile örneklendirmek gerekirse;
Hz Ömer (r.a.) “içimizde en doğru ve yetkin hüküm verenimiz Ali idi” derken Abdullah b. Mesut, kendisiyle birlikte genel olarak sahabenin kanaatinin de bu yönde olduğunu belirtmiştir saîd b. Müseyyeb’in nakline göre yine Hz .Ömer, sorunların çözümünde, yanında yardımcısı olarak ebu’l-hasen’i olmayan bir sorunla karşılaşmaktan Allah’a sığınmıştır. Diğer taraftan Hz âişe (r.a.), sünneti en iyi bilen kişi olarak Hz. Ali’yi gösterirken; ibn Abbas (r.a.), ilmin onda dokuzunun Ali’de olduğunu, geriye kalan onda birde de ayrıca hissesinin bulunduğunu ifade etmiştir. Hz Ali’ Sahabenin bütünü gözünde de çok değerli olduğu anlaşılmaktadır. Hz Ali nin şahsiyeti ve onu tanıyanlar tarafından çok sevilmesini istismar eden fitne mensupları konuyu çok farklı bir mecraya çekmişler kendi emellerine hizmet eder hale getirmiş ve birçok yalanlarını Hz. Ali ye mal etmişlerdir. Şöyle ki; Hz Ali hilafeti boyunca ırakta yaşadı. Oradaki insanlar Hz Ali yi yakından tanıdılar ve onu takdir ettiler. Bundan önceki sürecte Hz. Osman (R.A.) döneminde Mısır'da uygun ortamı bulup ortalığı bulandıran fitne hareketi daha sonra Irak’a sıçradı ve orayı merkez edindi. Mekke, Medine ve Hicaz topraklannda bulunan diğer şehir¬ler, sünnet ve Hadis'in beşiği olmaya devam ederken Irak farklı anlayışların karargâhı haline geldi. Bu bölgede sürdürülmeye başlayan fitne faliyetleri sünnet ve hadis anlayışının gelişmesinin önüne Ali sevgisi ön plana cıkarttılar. HZ Peygamberimizden sonra Halifelik hakkının Hz. Ali de olduğunu iddia eden ve bunu dinin bir mecburiyeti sayan bu grup, fitneyi topluma yaymanın yöntemini Hz Ali yi kullanarak gerçekleştirmişlerdir. Hz. Ali nin en ufak bir katsısı olmaksızın burada körü körüne ifrat derecesinde bir Ali taraftarlığı taban buldu. Bir daha bu topraklarda Ali sevgisinin yerini başka yönetimler dolduramadı. Çünkü diğer yönetimlerin gaspcı dini değiştiren olarak algılanması bu sevgi üzerinden topluma kazandırıldı.
Daha sonraki saltanat döneminde Irak'a vali olarak Ziyad b. Ebih'i gönderildi. Ziyad, hiçbir zaman Hz Ali nin yerini tutamadı. Saltanatın valisi olarak görünüşte muhalefeti ortadan kaldırdıysa da insanların kalbinden, karşı gelme duygularını sökemedi. Ziyad'dan sonra Yezid devrinde Irak'ın valiliğini Ziyad'ın oğlu yaptı. Bunun dö¬neminde Emevîlere karşı ilk ayaklananlar Iraklılar oldu. Daha sonraki Âbdülmelik b. Mervan döneminde iktidar Mervan oğulları¬na geçince Âbdülmelik vali olarak Irak'a meşhur Haccac'ı gönder¬di. Haccac baskıyı daha da artırdı. Her baskı arttıkça şilik mezhebi daha da güçlendi.
Acaba hakikatten birinci halifelik hakkı Hz Ali nin hakkı mıydı? Ali yi sevmek ve islam itikadını bu sevgi üzerine oturtmak ıslamın kendisimiydi bunu kademe kademe göreceğiz. Halifelikle ile ilgili Hz Ali nin kendisine sorulan soruya verdiği cevaba bir bakalım.
Hz. Osman r.a’in şehid edilmesiyle başlayan ve İslâm tarihinde “el fitnet’ül Kübrâ” (en büyük fitne) diye adlandırılan hareketten sonra, halife seçilmiş olup, hilâfetini tanımayanlarla savaşmak üzere Basra’ya gitmiş olan Hz.li Ra’a, Ibnu’l Kevva’ ve Kays b. Ibâd Basra’ya gidisinin sebebini sorup söyle dediler:
Bu konuda Resulullah’ın bana bir ahdi yoktur
“Müslümanların karsı karsıya gelip birbirlerini öldürecekleri bu gelişin, Resûlallah (s.a.s.)’in sana olan bir ahdi veya emriyle midir?” Hz.Ali r.a. su cevabi verdi:
“Bu konuda Resûlallah (s.a.s.)’in bana bir ahdi olup olmadığını soruyorsunuz. Bana verilmiş böyle bir ahit yoktur. Vallahi ona ilk inanan ben olduğum gibi, ona ilk defa yalan isnat eden ben olmayacağım. Şayet bu konuda Resûlallah (s.a.s.)’in bana bir ahdi olsaydı, Ebû Bekir ve Ömer’in onun minberine çıkmalarına müsaade etmezdim, elimle onlarla savaşırdım (Resûlallah (s.a.s.)’in emri olduğu için. Fakat Resûlallah (s.a.s.). ne öldürüldü, ne de aniden öldü. Hastalığı bir kaç gün ve gece devam etti. Müezzin ona namaz vaktini bildirmek içín geldiğinde, O Müslümanlara namaz kıldırtmak için Ebû Bekir’e emrederdi. Kaldı ki, benim orada olduğumu da görüyordu.
Hanımlarından (Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Aişe) Hz. Peygamber (s.a.s.)’e, bu görevi Ebû Bekir’den almasını söyleyince kızdı ve “siz kadınlar Hz. Yusuf’un başını derde sokanlarsınız, Ebû Bekir’i geçirin Müslümanlara namazı kıldırsın!” dedi. Allah, Peygamberinin ruhunu alınca, isimize baktık ve Resûlallah (s.a.s.)’in dinimiz için lâyık gördüğünü dünyamız için seçtik. Namaz, İslâm’ın aslidir; o dinin emri, dinin direğidir.
Biz (bunun için) Ebû Bekir’e biat ettik ve o bu isin ehliydi. İçimizden iki kişi dahi ona muhalefet etmedi. Ebû Bekir’e hakkım edâ ettim ve ona itaat etmesini bildim. Onunla beraber askerleri için de cihat ettim. Bana verdiğini aldım, savaşa gönderince gittim; onun emriyle had cezalarını kendi kamçımla yerine getirdim. Ölünce, yerine Ömer geldi ve arkadaşının (yâni Ebû Bekir’in) yolunu takip etti, onun gibi hareket etti.
Böylece Ömer’e biat ettik ve içimizden iki kişi dahi ona muhalefet etmedi. Hiç birimiz de başkasını ona tercih etmedik. Ömer’e hakkim edâ ettim ve Ona itaat etmesini bildim. Onunla beraber askerleri içinde cihat ettim. Bana verdiğini aldım, savaşa gönderince gittim; onun emriyle had cezalarını kendi kamçımla yerine getirdim. Ölünce Hz. Peygamber (s.a.s.)’e olan akrabalığımı, İslâm’da önceliğimi ve selefiyyetimi ve bu ise liyakatimi düşünerek bu konuda başkasının bana tercih edilmeyeceğini sandım.
Öldükten sonra, onun yüzünden halifenin bir günah islememesi ve kendini mesuliyetten kurtarmak için Ömer hilâfeti çocuğuna yasakladı ve yeni halifeyi seçmek üzere altı kişilik bir heyet seçti ki ben onlardan biriyim. O isteseydi oğlunu seçebilirdi; yapmadı.
Heyet toplanınca, kimsenin bana tercih edilmeyeceğini sandım.
Abdurrahman b. Avf, kimi halife tayin ederse ona kesinlikle itaat edileceğine dair bizden söz aldıktan sonra, Osman b. Affan’ın elini tutarak, eline vurdu ve biat etti. Ben de isime baktım. Ona itaatim ise, biatimden önce oldu. Böylece Osman’a biat ettik. Ona hakkini edâ ettim ve itaat etmesini bildim. Onunla beraber askerleri içinde cihâd ettim. Bana verdiğini aldım, savaşa gönderince gittim; onun emriyle had cezalarını kendi kamçımla yerine getirdim.
Vurulunca, kendi isime baktım. Resûlallah (s.a.s.)’in iki halifesi gitmiş, birisi de vurulmuştu. Haremeyn’deki (Mekke ve Medine’deki) ve iki bölgedeki Müslümanlar bana biat ettiler.
Bunun üzerine birisi ortaya atıldı ki, dengim değil; ne Resûlallah (s.a.s.)’e olan akrabalığı benimki kadar yakin, ne ilmi benim ilmime denk ve ne de İslâm’daki önceliği benimki gibi eskiydi. Dolayısıyla ben bu ise ondan (yâni Muaviye’den) daha lâyıktım!” demiştir.
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.s.), hilâfet konusunda kesin bir tavır takınmamış, kimseyi halife seçmemiştir. Nitekim Hz. Ali’nin yukarıda buyurduğu gibi, o bu konuda bir emir vermiş olsaydı, onun emri kanun olduğundan, mutlaka yerine getirilirdi. Bununla birlikte Namaz Islımın aslidir. Asilsiz, yâni temelsiz hiç bir şey düşünülemediği gibi, namazsız bir İslâm tasavvur edilemez. Hz. Ali r.a. bunu delil kabul ederek, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in namaz için seçtiği imâmı, yâni devlet başkanı olarak kabul ediyor.
Buradan anlaşılmaktadır ki, asırlardır Müslümanlara kabul ettirilmeye çalışıldığı gibi, Hulefayi raşidin birbirine düşman değillerdir. Öyle olsaydı, yâni Hz. Ali, Hz. Ömer’i sevmeseydi ona kızı Ümmü Gülsümü verir miydi? Allah’ın aslanı olan Hz. Ali’nin korkudan “takiyye” yapıp kızını Hz. Ömer verdiğini düşünmek en azından haksızlık olur.(Suyûti, Tarihu’l-Hulefâ, el-Kahire, 1964, s. 177–178) Kaynak: Prof. Ihsan Süreyya Sırma, Tarih Şuuru, Seha yayınları.
HZ. Ali (r.a.) Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesinden belli bir süre sonra, birçok şahidin de hazır bulunduğu bir mecliste Hz. Ebu Bekir'e biat etmiş halifeliğinin meşruluğunu kabul etmiştir. Şayet halifelik Hz. Ebu Bekir'in hakkı olmasaydı, sahabe bu konuda ittifak etmezdi. Hz Ali (r.a.) de haklı olduğuna inandığı süre icinde Muaviye (r.a.) ile kavga durumuna girdiği gibi Hz.Ebu Bekirle de hiç korkmadan, yılmadan, takiyye yapmadan savaş durumuna girerdi. (Şayet Şiilerin iddia ettikleri gibi Hz. Ali'nin halife olması gerektiğine dair Kuran dan bir ayet veya Hz. Peygamber'den bir açık bir beyan bulunsaydı, Hz. Ali bu nassı ve Peygamberimizin sözünü sahabeye karşı delil olarak öne sürerdi. Muaviye ve Hariciler ile savaştığı gibi yanlışın üzerine gider onlarla savaşırdı. Şia düşüncesi Hz Ali yi korkak aciz, takiyyeci, hakkını savunamayan pısırık, şahsiyetsiz bir kişilik olarak göstermektedir ki, hâşâ Hz Ali yi bundan tenzih ederiz. Bu ididiaların içinde sadece Hz Ali ye hakaret yoktur. İslamın tüm değerlerine hakeret ve savaş vardır. Dikkat edilirse bu apacık görünen bir gercektir. Hem Hz. Peygamber'den gelen açık bir hükmü ve nassı terkedip bâtıl üzerinde birleşmek, Allah Resûlünün arkadaşlarından onun yetiştirip fetih bölgelerine gönderdiği dostlarından, onun en yakın akrabalarından, bütün canı ve malı pahasına müşriklerin onca zulmüne katlanan can yoldaşlarından, nasıl böyle bir şey beklenebilir?. Bunlar madem bu kadar zayıf, iradesiz, en ufak bir zorluğa karşı boyun bükecek kadar aciz idi de, ne diye insanlık tarihindeki en büyük zulumle karşı en onurlu duruşu sergeleyip islamın gelişme sürecinin içinde oldular. Hz Peygambere en ihtiyac duyduğu zamanlar inanıp ona destek oldular. Bir gün sonra ihanet edip onca yaptıklarını boşa cıkarmak içinmi iman ettiler. Bu ne bicim bir mantık. Şia bunların ebu cehillerin yanında olmalarını nasıl izah ediyor ki karalamayı bu kadar kolay yapabiliyor. Bunların hiç birisi masum değildir. Hata yapabilirler. Haydi, bunların biri, ikisi, olmadı üçü, beşi şaşırdı yoldan cıktı diyelim. Olabilir mi? Olabilir. Ama yüz binin üzerinde Allah’ın gönderdiği tevhit dinine inanmış, hz Muhammedin ümmeti olma ile şereflenmiş onca insanını böyle bir yanlışlıkta birleşmesi, hiçbir aklın, hic bir bilmin kabülleneceği bir şey değildir. Böyle bir şeye sonsuzda bir ihtimal dahi verilemez. Akıllı olan bir insan bir şeye inanabilir. Ama akla, vicdana, insanlığa, insan onuruna yakışır bir şeye inanır. İnanırken de inandığı şeyin öz değerine yani Hz Peygambere saygısını kaybetmez. Bu inancının içinde zerre kadar peygamber inancına saygıdan asla söz edilemez. HZ Peygamber kendini tarif ediyor, onlar bunu değiştirmeye kalkıp yok sen öyle değil şöylesin deniyor. Hz Ali nin bu hususlarla ilgili onlarca söylemi var onu reddiyor Ali adına konuşuyorsunuz. Allah aşkına siz hem Allah, hem Peygamber hemde bütün sahabe hakkında bilip bilmeden konuşuyorsunuz. Siz kimsiniz? Kimin adına konuşuyorsunuz? Bu düşünce tarzı ve faaliyetlerinizle kime hizmet ediyorsunuz!?..... Bu kadar da olmaz! bu düpe düz edepsizlik, haddini bilmemezlik, terbiyesizlik tir. Bunun başka bir izahı asla olamaz.) Bu cumhuriyeti kurduk Osmanlıya reddi miras yapalım yaklaşımından daha acımasız daha zalimdir.
Başka bir husus da şudur ki; Ebu Bekir(r.a.), yaşamaktan ümit kesince, Osman (r.a.)ı çağırdı ve Hz. Ömer'i veliahd tayin ettiğini bildiren bir vasiyetname yazdırarak altını mühürledi. Sonra bu kararname halka tek tek gösterilerek, içinde yazılı isme biat etmeleri teklif edildi, onlar da teklifi kabul ettiler. Sıra Hz. Ali'ye (r.a.) gelince, “kararnamedeki isim Ömer de olsa biat ettik gitti", dedi.
Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Hz. Ömer’in kendisinin de İran seferine katılmak istemesine karşın, Hz. Ali’nin buna karşı çıkarak “Ya Ömer, sen gitme, eğer sen bu savaşta şehit olacak olursan Ümmetin başı ortadan kalkmış olur, bu da ümmete ağır bir darbe olur. Ama eğer bir kumandan şehit olacak olursa onun yerine başka bir kumandan getirilir” diyerek onu sefere çıkmaktan alıkoyduğunu unutmamalıyız. Hz. Ali, Hz. Ömer’in uygulamalarına yer yer itirazlar getirmiş olduğuna bazı kaynaklarda rastlasak bile, onun hilafetinin İslam Ümmetinin esenliği ve salahı için korunması gerektiğini pratik tavrıyla ortaya koymuştur.
Hulasa Hz. Ömer'in halifeliği de ittifakla sabit olmuştur. Sonra Hz. Ömer (r.a.) şehid edilince, yeni halifenin seçimini, Osman, Ali, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr ve Sa'd b. Ebu Vakkas (r.a.) dan meydana gelen altı kişilik bir şûra (komisyon) ya havale etti. (Seçilmemek, fakat seçme hakkına sahip olmak şartıyla Hz. Ömer oğlu Abdullah'ı da bu komisyona dahil etti. Uzun ve çetin tartışmalardan sonra komisyonun) beş kişisi, yeni halifeyi tayin yetkisini Abdurrahman b. Avf a verdi ve O'nun vereceği hükme rıza göstereceklerini bildirdi. O da Hz. Osman'ı seçerek ashabı huzurunda O'na biat eyledi. Sahabenin biati da O'nun biatini takib etti. Hz. Osman'ın emirlerine ve yasaklarına riayet ettiler. O'nun peşinde cuma ve bayram namazlarını kıldılar. Bu ise bir icma ve ittifak niteliğinde idi. Sonra Hz. Osman şehid edildi. Halifelik işini ortada kalmıştı. İlk üç halife de oybirliği ile seçilmişti. Yani İslam’ın ileri gelenleri, kabile reisleri, büyük aile reisleri hep halife'ye biat etmişlerdi. Ama Hz. Ali’nin görevi üstlenmesinde şartlar böyle gelişmedi.
Ali (r.a.), Osman'ın (r.a.) şehit edilmesinin altıncı günü olan Cuma gününde, Hz Osmanı şehit eden capulcuların Hz Ali ye halife olması gerektiği konusundaki baskılar altında halka karsı irad ettiği bir hutbede söyle demiştir: “Ey insanlar! Dikkatle dinleyiniz. Halife tayin etme isi sizin isinizdir. Siz tayin etmediğiniz müddetçe bunda hiç kimsenin hakkı yoktur. Her ne kadar önceleri Osman'ı (r.a.) tayin etmede ihtilafa düşmüş isek de, su anda dilerseniz bu isi uhdeme alacağım. Aksi halde hiç kimseyi zorlamam...” Bu husustaki uzun bilgiyi Taberi 5/156–157 sahifelerinden almak mümkündür. Emirülmü'minin “Halife tayin etme işi sizin işinizdir, onda kimsenin hakkı yoktur. Ancak tayin ettiğiniz müstesna” sözü siiler'in asırlardır bu hususta uydurdukları yalanın boş bir iddia olduğunu da ortaya koyuyor. Bu iddialar “El-Avâsım Minel Kavasım” adlı eserin 142-143. sahifelerinde açıkça görmek mümkündür.) Şiacılar ne Ali (ra) ne de onun nesli tarafından bu konularla ilgili dile getirdikleri hakikatları hiç görmek istemezler. Onlar için söz konusu zatların kendi söylemleri değil, imamlar adına uydurulanlarını muteber sayarlar.
Son gelişmeler insanların kafalarını bulandırmış ümmetin geleceği konusunda ümitler canlılığını yitirmiş çok zor bir dönemde ve kötü şartlar altında Hz. Ali halife olmuştu. Osman'ın (r.a.) şehid edilmesinden sonra henüz kalpler üzgün iken birlik ve beraberlik ruhu yokken Ali'ye (r.a.) biat edilmişti. Fitneyi çıkaranlar ise Medine'de henüz güçlü ve kuvvetli idiler. Bununla beraber birçok sahabi Ali'ye (r.a.) biat etmemişti. İbn-i Ömer bunlardan birisidir. Hatta Talha' da zorla getirip Aliye (r.a.) bîat ettirilmesi sağlanmıştı.. Hz. Ali işe Hz. Osman'ın katillerini aramakla başladı. Fakat bu kişiler tam tespit edilemedi. Şam ehli de Osman'ın (r.a.) katilleri bulunup öcünü alıncaya kadar biat etmiyeceklerini ilan etti. Bu sürecten sonra İslam coğrafyasında ictihat farklılıkları sonucta da çeşitli karışıklıklar yaşandı. Farklı ictihatları şöyle sıralayabiliriz;
Bazıları Ali (r.a.) ve Muaviye'nin (r.a.) beraberce halifeliklerini birbirinden bağımsız olarak sürdürebileceklerine itiraz etmeyip razı oldular.
Diğer bir gurup da o zaman müslümanların umumî bir imamlarının olmadığını, belki o zamanın bir fitne zamanı olduğunun görüşünde idiler. Bu görüş bir kısım Basra ehli muhaddislerinindir.
Bir başka gurup da mutlaka Hz.Ali'nin halife olduğunu, Talha ve Zübeyr gibi O'na karşı gelenlerle savaşmada isabet ettiğini söylüyorlardı.
Dördüncü bir gurup da Ali'nin (r.a.) imam ve içtihadında isabetli, onunla savaşanın hata etmiş müctehid olduğunu söylediler. Bu görüş de Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeiîlerden bir bölümünün görüşüdür.
Beşinci bir gurup da şöyle diyor:
Halife Hz. Ali'dir. Muaviye'den çok hakka yakındır. Her ikisinden de ayrılıp savaşa katılmamak daha hayırlıdır. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Öyle bir fitne olacak ki, O'na karışmayan karışandan daha hayırlıdır.” (Müslim Fiten: 3)
Hasan (r.a.) hakkında da şöyle buyuruyor:
“Benim şu oğlum Seyyiddir. Allah (c.c.) Onunla iki büyük müslüman gurubun arasını Islâh edecektir.” (Buhari, Sulh: 9, Fedail: 22, Fiten: 20, Ebu Davud Sünet: 12, Tirmizi, Menakıb: 30)
Bu hadis ile O'na “Islah yani Sulh” sıfatını vermiştir. Kitâl vacip veya müstehap olsaydı. Rasullullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Onu terkedeni methetmezdi. Bunlar devama şöyle dediler:
“Allah (c.c.) saldırgana karşı hemen savaşı emretmemiştir. Hem de her sadırganla da değil. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Eğer mü'minlerden iki birlik çarpışırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın. Eğer Onlardan biri tecavüz ediyorsa, o vakit tecavüz edenle Allah (c.c.)'ın emrine dönünceye kadar savaşın.” (Hucurat 49/9)
Cenab-ı Allah önce barıştırmayı emretmiştir. Onlardan biri tecavüze devam ederse, Allah (c.c.)'ın emrine dönünceye kadar Onunla savaşılır. Bunun için her iki birliğin de savaşması maslahat değildir. Allah (c.c.)'ın emrettiği ve mütecavize karşı olan savaş da şüphesiz ki mefsedete tercih edilen bir maslahattır. (O da fitneyi ortadan kaldırmaktır.)
İbn-i Sîrin, fitneye düşüp de akibetinden korkmayan bir kişi varsa, o da Muhammed b. Mesleme'dir. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in O'nun hakkında “Fitne ona zarar veremez” buyurduğunu işittim.
Şû'be, Eş'as b. Süleym'den, O'da Ebu Bürde'den, O'da Sa'lebe b. Dabi'â'nın şöyle dediğini rivayet ediyor:
Huzeyfe'nin yanına gittim. O da şöyle dedi:
“Ben öyle bir adam bilirim ki fitne Ona hiç zarar vermez.” sonra çıktığımızda içinde Muhammed b. Meslemenin tek başına bulunduğu bir çadırı gördük. O'na bu durumu sorduk. O da “Olan oluncaya, herşey açığa çıkıncaya kadar, şehirlerinden hiçbir yerin beni içine almasını istemiyorum.” dedi.
İbn-i Mesleme, hiç savaşa iştirak etmemiş, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in haber verdiği gibi fitne de O'na zarar verememiştir.
İbn-i Mesleme gibi Sa'd bin Ebi Vakkas, Usâme b. Zeyd, İbn-i Amr, Ebubekr'e, İmran b. Husayn ve daha birçok ileri gelen sahabi Ali (r.a.) ve Muaviye'nin karşılıklı savaşlarına katılmamışlardır. Bu durum bir tarafı tutup savaşmanın ne vacip ve ne de müstehap olduğunu gösteriyor.
İşte bu görüş ehl-i sünnetin cumhuru, hadis ehli, Mâlik, Süfyan es-Sevri, Ahmed b. Hanbel ve daha birçoklarının görüşüdür.
Hz.Ali ye halifelik sürecinde destek olup, onunla siyasi anlamda bir olanların bir kısmı, muaviye ile yaptığı savaşta Hz Ali hakem olayını kabul etti, oysa Kuran’daki "Allah’tan başka hakem yoktur!" mealindeki ayete dayanarak Hz Ali yi terk etmişlerdir. Savaşan iki tarafı da kâfir ilan etmişlerdir. Hatta bunlar sonucta Hz Ali nin şehit olmasını sağlamışlartır. Bu gruba başlangıçta Ali şiası dense de sonra ihanet ettikleri ve bu ayrılığı dinselleştirdiklerinden dolayı tarihte onlara harici denmiştir. Hz Ali halifeliği döneminde özellikle bunlarla uğraştı. Amcası Hz Abbası elci olarak gönderip onlara telkinde bulundu. Üzerlerine ordu gönderdi. Büyük kısmı esir edildi. Tövbe edenler affolundu. Kılıç artığı hariciler ise; hem hz. Ali'den, hem de muaviye'den kurtulmaya karar verdiler. Hakemlik yapan kurnaz amr'ı da öldüreceklerdi. Üç suikastçı hazırlandı. 661 yılında bir sabah namaz vakti ibni mülcem adındaki harici, Ali'yi zehirli bir hançer ile vurdu. Muaviye ise suikastı yaralı olarak atlattı. Aynı gün üçüncü kurban amr, camiye gitmediği için kurtuldu... Yani, ilahi takdir sanki sadece Ali'nin şahadet’ini onaylamıştı... Hikmet'inden sual olunmaz! Hz Ali nin samimi dostları, onu yukarda bahsedilen özelliklerinden dolayı sevenleri Hz Ali şehit olunca kimisi bir köşede ilim ve irfan dağıtmaya devam etmiş kimisi vefat etmiş, kimisi de yeni yönetimlerle beraber savaşlara katılmışlardır. Bu grup kendi görevlerini icra edip kendi alanlarına çekildi. Ali yi seven bu sahabeler diğer sahabelerle inanç birliği içindeydiler. Diğer sahabelerle tek farkları Hz. Ali yi çok sevmeleri siyaseten onunla beraber hareket etmeleridir. Mısır başlayıp ıraka taşınan ve içinde hiç sahabe olmayan fitne hareketi ile bunlar asla bir olmamışlar bu iki taraf birbiriyle karıştırmamalıdır. O dönemde taraftarlık olayı sadeve Ali ra ait değildi. Diğer lider sahabelerin de taraftarları şiası mevcuttu. Hatta tarihte ilk şiası yani belirgin bir taraftarı olan zat hz. Osmandır. Ancak, hiç birisi Hz Ali gibi mazlum bir duruma düşmediği ve haksızlığa uğramadığı için taraftarları tarihte yer alacak şekilde belirgin olmamıştır. HZ. Ali de HZ. Ebu Bekir ve HZ. Ömer’den farklı davranmadı ve hilafet'i kendi oğullarına vasiyet etmediği görülür. Hz. Ali’ye kendisinden sonra kimi halife tayin edeceğinin sorulduğunu, Hz. Peygamberi örnek almak istediğini ifade ederek hiç kimseyi halife olarak zikretmeyeceğini söylemiştir. İslam Tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Belâzûrî tarafından aktarılan Cündeb b. Abdullah’in Hz. Ali’ye geldiği ve oğlu Hasan’ı halife seçmek istediklerini, bu konudaki fikrini sorduğunu, Hz. Ali’nin de “size emretmeyeceğim gibi sizi bundan da alıkoymam” rivayeti bunlardan birisidir.
Öyle anlaşılıyor ki; Hz. Ali kendisinden sonraki halifeyi belirlemek istememiştir. Nitekim Eğer hilafet'i oğullarına vasiyet etseydi, hilafet hemen onun arkasından saltanat'a dönüşür, hanedanlık o zaman başlamış oluşurdu.
Hz. Ali üzerine oturtulan bazı tartışmalı konular ve hakikatler.
Şia mimarları koydukları düzeni korumak ve devamını sağlamak için tüm ihtimalleri hesap etmişler, tarihi konuları saptırmış, ayetleri yanlış yorumlamış, ayetlerin geliş ve nüzul sebeplerini gündeme getirmeden, ya da saptırarak bu alanda istediği gibi oynamış, önlerine çıkan ne varsa onu yok etmek için ne gerekiyorsa onu yapmışlardır. Onlar için tek kutsal kendi mezhepleri kendi kutsal değerleri olmuştur. Bu uğurda kendi kaynaklarında ki onlarca gerceği zaman zaman yok saymış başka yalanlarla onu karanlığa itmişlerdir. Mesela son zamanlarda bir kısım şiacılar, Hz Osman ile evlenen peygamberimizin kızlarının inkâr etmekten, Hz Ömer ile evlenen Hz Ali nin kızını yok saymaktan geri durmamışlardır. Hakikati çürütmek için ortaya konan bütün tarihi ve dini vesikalardaki delilleri karartmak için anında din adına üretmelere devam etmekteler, asla hiçbir yalan ve yanlışından vazgeçmemektedirler. Çünkü onların inançları mezhep taassubu üzerine kurulmuştur. Humeyni anayasasına İran ın resmi mezhebi Şiiliktir. Kıyamete kadar bu böyle devam edecektir akidesini anayasanın değişmez kuralı olarak koymuştur. Oysa mezhep dinin bir yorumudur. Dinin kendisi değildir. Yorumlar asla dinin önüne geçemez. Bu inançta taassup, ifrat ve tefrit dinin değişmez kuralı en geçer akçesidir. Birinci halifelik hakkı Hz. Ali nin idiyse neden hakkını aramadı?. Gibi basit bir soruya, Hz Ebu Bekir’e biat için Hz. Ali’yi Kılıç Zoruyla Camiye Götürdüklerine Dair onlarca delil ortaya koymaya kalkarlar bu delil dedikleri şeyde yine tarihi bir olayın amacını ortaya koymadan bir metinden cımbızla çekilen bir cümlenin yalan, iftira ve profeke karışımı bir düzenin ajite edilip destanlaştırılmasından ibaret. O günkü ortamı ve şartları kısaca ortaya koyarsak; Hz peygamberimizin vefatı arifesinde zaten dışarı bir sefer söz konusu, Vefat olayının insanlar üzerindeki infial etkisi, yönetim sorununun baş göstermesi, iç düşmanların beklediği bir ortamı yakalamış olması, kabile halinde yaşayan bir toplumun yeni devlet olması ve yönetim anlayışı yeterince gelişmemiş olması, Hz peygamberden sonra devleti kimin yöneteceğinin daha önce hiç konuşulmuş olmaması, kabilecilik anlayışının hala toplum üzerinde büyük bir yerinin olması, bu şartlarda her hangi bir ortamda bir kabilenin toplanarak yönetimde ehil olmayan birini lider seçmesi an meselesi. Bu şartları gören olaya müdahale eden Hz. Peygamberimizin en yakın arkadaşı, kayınpederi, zaman zaman vakit namazlarını kıldırmasını istediği zat Hz Ebu Bekir halife seçilir. Hala şartlar düzelmiş değildir. Belli yörelerde yalancı peygamberler türemiş her birisi yeni bir din ortaya koymuş yeterli bilgisi olmayan insanları aldatıyorlar. Bütün
hissiyatı bir tarafa bırakarak Allah için düşünüldüğünde yönetimi zaafa düşürecek herhangi bir olayın hoş görülmesi mümkün değildir. Farklı tarih kitaplarına bakıldığında o günlerde toplumun içinde bulunduğu sorunlarının bu kadarla sınırlı kalmadığını görürüz. İslam camiasında çok büyük bir yeri olan Hz. Ali nin halifeye biatinin gecikmesi İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürdü. Dedikodular aldı yürüdü. Bir iç huzursuzluk baş gösterdi. Belli süre beklemede kalan yönetimin önderleri bu dedikodulardan ve huzursuzluklara sebep olacak biatin gecikmesini yüksek sesle dile getirir oldular. Bu dillendirmede haddini aşan cümleler konuşulmuş olabilir. Çeşitli tarih kitaplarına bakıldığında bu tür konuşmaların var olduğu da akside yazılı, ancak şia nın iddiaları doğrular türde bir konuşma yoktur. Şia kitaplarında bu konularda o kadar bilgi kirliliği var ki; coğu birbiriyle tezat. Sonuç olarak neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bugünden anlamak mümkün değil ancak hakkında konuşulan insanın kendi ifadesi bizce en doğru ifadedir. Mesele daha net bir halde ortaya konulursa; şianın bu konudaki iddiası;
Halifeye biat etmeyen Hz Ali’nin kapısına gelen Hz Ömer, yine ashaptan biat etmediğini bilinen bir grubunda Ali’nin (ra) evinde toplandıklarını öğrenince, onların biat etmeleri için dışarı çıkarılmasını istedi. Ama onlar dışarı çıkmaktan çekindiler. Ömer onların bu hareketini görünce odun toplattırıp şöyle dedi: “Ömer’in canı elinde olan Allah’a and olsun ki, ya dışarı çıkacaksınız veya evi içindekilerle birlikte yakacağım.”
Dediği ifade edilir. Birkaç kez tekrarlanan bu eylem sonunda zorla hz Ali nin biat ettirildiği, Hz Ömer’in bu tür girişimlerin bir seferinde içeriye girmeye zorladığında kapının arkasında kalan Hz Fatımanın sıkıştırıldığını, kaburga kemiğinin kırıldığını, ölümü nünde bundan olduğunu, hatta bazı şia kitaplarında Hz fatımanın hamile olduğu ve çocuğunun bu darptan düşürdüğü sonunda fazla yaşamadan bu olayın onun ölümüne sebep olduğu anlatılır. Hem ne anlatma olayın içine o kadar hissiyat ve istismar katılmış ki bu olay gerçek ten yaşanmış olsa, bilinçsizce okunmuş olsa, bu hissiyatla buna inanmamak, Hz Ömer’e düşman olmamak mümkün değil. Bu yazılımdan şunu anlıyoruz ki şia mimarları islama hizmeti olmuş lider vasıflı sahabeyi birinci düşman ilan edip yok etmek için en ufak boşluğu en inanılmaz bir abartı ve yalanla doldurmuş ve amacına bu şekilde ulaşmıştır ki, sonuçta bunu görüyoruz şiacıların Kuran ve Sahih hadislerde kendi doğrularını ispatlayacak en ufak bir delil bulamayınca, uydurdukları ve asıl mecrasından uzaklaştırdıkları tarihi olayları acite ederek bunun üstesinden gelmeyi amaçlamışlardır. Dikkat edilirse bütün yaklaşımları sempati kazanmaları taraftar bulmaya çalışmaları, hissiyatı istismardır. Neredeyse tamamı yalanla dolu şia Tarih kitapları bunun örnekleri ile doludur. Daha sonraki sürectede Kuranı tevil etmiş, inanclarına delil bulamadıkları hadisleri yok sayarak yerine kendileri uydurmuşlardır.
Konuyu fazla dağıtmadan bu konuda bütün şia aynı mı? düşünüyor sorusuna gelirsek;
Şia dünyasının önde gelen alimlerinden Allame Muhammed Hüseyin Fadlullah,ın Şii-Sünni ihtilaflarını konusunda Suudi Arabistan'ın Ukaz gazetesine 19.10.2008 tarihinde verdiği röportajda bu konu ile ilgili görüşü “
Sayın Fadlullah sizin Şia Mezhebi’nin direklerinin bile muhalefet ettiği görüşleriniz var. Mesela Kaburga kemiğinin kırılması meselesinde belki Şia tarihinde söylenmemiş bir şey söylediniz. Şia tarihinde Emir el Müminin Ömer bin Hattab’ın Hz. Ali’nin evine zorla girerken Hz. Fatıma’nın kaburga kemiğini kapı ve duvar arasında bırakarak kırdığını idea eden rivayet kabul ediyor. Fakat siz bu rivayeti reddediyorsunuz. Bu konuyu nasıl delillendiriyorsunuz.
Ben bu olayı tarih okumalarım ve tahlillerim sırasında irdeledim. Ve gördüğüm kadarıyla bu konuda aktarılan rivayetlerin çoğu zayıf olmakla birlikte güvenilir değiller. Herhangi bir tarihi olayı ele alırken onu meydana getiren arka planı iyi araştırmamız gerekiyor ki olayın doğruluğu ya da yanlışlığı konusunda yargıda bulunabilelim.
Hz. Zehra’ya vurmak ya da şiddet uyguluma meselesi ise o dönemde pek tutarlı değil. Çünkü Hz. Zehra pek öyle kendisi üzerinden muhalefete baskı yapılabilecek bir konumda değil. Aksine o Hz. Peygamber’in kızı olması hasebiyle dönemde bütün Müslümanların saygı duyduğu birisi
İkinci olarak. Bu olayın olduğu sırada Hz. Ali de evde. İslam kahramanı Hz. Ali’nin karısını ve aynı zamanda bu kişi Hz. Peygamber(a.s)’nin kızı, öldürmeye çalışmalarına sessiz kalması pek doğal olmaz.
Üçüncü olarak Hz. Ali evde yalnız değil. Yanında Beni Haşim’den birçok kişide vardı. Bazı rivayetlerde Zübeyir’in de evde olduğu kılıcı ile dışarıda olduğu dışarıda kılıcını kırdıkları aktarılmakta.
Başka bir noktada Mecmaül Beyan yazarı Tabersi’nin El İhticac isimli eserinde bir rivayet var. Bu rivayette Ömer’e soruyorlar neden Ali’nin evini yakmakla tehdit ettin. Ömer bunun üzerine yaptığımı gördünüz mü diyor. Yani bu konuyu iyi bir şekilde tahlil ettiğimiz de pek de tutarlı olmadığını görüyoruz.
Ayrıca biz Hz. Zehra’nın bu konuda pek konuşmadığını görüyoruz. Bazı rivayetlerde Hz. Zehra’nın hilafetin Ali’nin hakkı olduğunu anlatmak için Muhacir ve Ensar’ı gezdiğini okumaktayız. Fakat hem bu sırada hem de mescitteki hutbesi sırasında bu konudan bahsetmediğini görüyoruz. Ama bu konudan bahsetse idi daha duygusal bir hava oluşturabilirdi. Aynı şekilde Ali’nin de bu konudan bahsetmediğini görüyoruz. Bu mesele sadece Ali’nin değil sahabenin de bir yönden meselesi idi.
Ve dillendirilmesi halinde büyük bir infiale neden olabilirdi. Fakat bu mesele dillendirilmedi. Bu mesel hem rivayetler acısından incelendiğinde hem de tarih usulü açısından incelendiğinde pek kabul edilebilir görünmüyor. Ben bu meselenin doğru olduğunu kabul eden birçok kişiye sordum. Herhangi biri eşini öldürmek amacıyla ona saldırsa ne yapardın? Onu Korur muydun, korumaz mıydın? Elbette eşini korur. Şimdi nasıl oluyor da İslam’ın Aslanı Ali eşini korumak için harekete geçmiyor. Bu nedenle bu mesel bana göre kabul görecek bir mesele değildir.
Sayın Fadlullah sizi izleyen Sünni ve araştırmacı ve âlimler sizin bu tarafsız tutumunuz nedeniyle sizi çok takdir etmekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Fakat siz olaya tam bir açıklık getirmediniz. Sizce bu olay uydurmamıdır yoksa bu konuda bazı şüpheleriniz var mı?
İbni Kuteybe’nin aktardığı üzere Ömer’in Ali’nin evini yakma tehdidinde bulunduğu yönünde sözler var. Bu aktarıda, Ali evinin önünde toplanan ve kendisine biat etmesi için yapılan baskıya karşı evinden çıkmadı. Fakat daha sonra dumanlar evinin etrafını sardıkça evden çıktı. Hafız İbrahim Umriye kasidesinde bakın ne diyor;
Ve Ömer Ali’ye şöyle diyordu,
Bilinenden daha Ekrem, duyulandan daha büyük olan,
Bak yakıyorum evini ve kalmayacağım bununla,
Sen ve Mustafa’nın kızı biat etmezse…..
Bu konuda bu ve buna benzer abartmalar var. Fakat bu konu benim için ortalamanın
üzerinde bir araştırma yapmaya değecek bir konu değil. Ben bu söylediklerimi bir fikir olarak ortaya attım.”…
Fadlullah ın farklı konulardaki görüşlerine yeri geldikçe yer vereceğim. Kendilerinin de ifade ettikleri gibi abartı en büyük sanatları. Kısaca şunu söylemek gerek şianın inanc akidesini oluşturan tezleri doğru ise, kendi kaynaklarında yer alan Hz Ömer’in Hz Ali nin kızı ile evlenmesini, Hz Osman ın hz peygamberimizin iki defa damadı olmasını nasıl izah edecekler. Bu konuda yukarda da bahsettiğim gibi şimdilik Hz Osman ın Hz Peygamberin damadı olmasını bugün itibariyle işlerine geldiği gibi reddetme yoluna gittiler. İyi de ehlisünnetin konuyla ilgili bütün kaynaklarındaki gerceği işlerine gelmediği için karartılar. İnkâr ettiler. Zaten bu hep yapılan bir şey. Şia kaynaklarında hem de en muteber saydıkları kitaplarındaki ehlisünnetin tezini destekleyen gerceklere ne demeli. Ne oldu da şimdi de bunu değiştirmeye kalktınız demezlermi?
Hz. Ali’nin, Hz. Fatıma’dan olan kızı Ummu Gülsüm’ü Resulullah’ın halifesi Müminlerin emiri Ömer el-Faruk ile evlendirmesi, onun Hz Ali ile Hz fatıma ile bir sorununun olmadığını gösterir. Yine Hz Ali nin diğer halifeler ile arasında sağlam ve köklü bağlara delildir. Şia tarihcileri belki bunu da değiştirmeyi zamanında düşünemediğinden şii muhaddisler, müfessirler ve “masum” imamlar da bunu itiraf etmişlerdir. Mesela Kuleyni, Mueaviye b. Ammar’dan, Ebu Abdillah’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Ebu Abdillah'a kocası ölen kadının iddet müddetini evindemi, yoksa istediği yerdemi geçirmesi gerekir? Diye sordum. İstediği yerde geçirebilir; zira Ali Ömer vefat edince ummü Gülsüm'ü alıp kendi evine götürdü, dedi.” Kuleyni, el Kâfi c.2 s.311
Kitabında “Ummu Kulsum’un Evliliği” diye bir bölüm ayıran Kuleyni, bu bölümde, Zurare’den şu haberi rivayet eder: “ Ebu Abdillah Ummu Gülsüm'ün evliliği hakkında, bu bizi kızdıran bir evlilik demiştir.”
Muhammed b. Ali b. Şehr Aşun el-Mazendarani eserinde şöyle der: “ Fatıma'dan Hasan, Hüseyin, Muhsin Zeyneb el-Kübra ve Ümmü Gülsüm el-Kübra dünyaya geldi. Ömer Ümmü Gülsümle evlendi.” el-Mazenderani, Menakıbu Ali b. Ebi Talib, c.3 s. 162]
Şiilerin eş-Şehid diye bilinen ikinci kimseleri olan Zeynud Din el.Amili de şunları söyler: “Hz. Peygamber bir kızını Osman ile, diğer kızı Zeynep’i de Ebul As ie evlendirdi; bunların ikisi de Haşim Oğullarından değildir. Aynı şekilde Ali de Ümmü Gülsüm’ü Ömer ile evlendirdi. Abdullah b. Amr b. Osman Hüseyin’in kızı Fatıma ile, Musab b. ez-Zübeyr de onun kardeşi Seine ile evlendi. Bunların hiçbirisi Haşim Oğullarından değildir” el-Amili, Mesalikul Efkam c.1
Gaybın yalnız Allah bildiğisinde olduğundan bir şeyi önceden tamı tamına doğru olarak öngörmek insan için pek geçerli bir şey değildir. Geçmişle ilgili olarak tarihin bize fısıldadığı yüzlerce görüşten neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirli bir kaynağa, ya da bir görüş çercevesinde ayırt etmekte bir o kadar zor. Ancak, bunun bir avantajı var söylem sahiplerinin ne kadar dürüst ne kadar yalancı ne kadar hilebaz olduğunu da tarih bize söylemektedir. Yani geçmiş ile ilgili daha doğruya yakalamak geleceği öngörmekten daha kolay ve daha gerçekçidir. Her hangi bir hususu tahlil edenlerin o olayın kahramanlarının her birinin bulunduğu yerden tahlil edilen olayın bir görüntüsünün var olduğu herkesçe bilinir. Dolayısıyla bir konuda bakış ortaya koyarken de taraf olmadan objektif bir anlayışın sergilenmesi gerekmektedir. Fitne tohumlarının Hz. Ali’ döneminde yeşermeye başlaması bir plan dahilinde mi?. Ya da bu süreçte Allah ın iradesi ashabı kiramca gerçekten yok mu sayıldı? Veya nicelik olarak islamdaki gelişmede nitelik olarak aynı parelelliğin sağlanamamış olması mı bu olayları tetikledi?. Bunların bir kısmıyla birlikte başka gelişmelerin etkisiyle mi? Düşüncesinin cevabı Hz Ali nin şahsiyetinde saklıdır. Çünkü o dosdoğru bir insandır. Kaldı ki Hazreti Ali hayatı boyunca makam mevki saltanat peşinde olmamıştır. Onun derdi haksızlığa zulme karşı olmaktır. Onun siyaseti de buydu. Hazreti Ebu Bekiri alt etmek hazreti Ömer’e pusu kurmak, bacanağı hazreti Osman’a ihanet etmek gibi bir davranışı asla olmamıştır. Onun derdi yalnız gerçekleri söylemekti. Bunu da her zaman dile getirmiş bununla ilgili ne yapılması gerekirse onu da hiç çekinmeden takiyye yapmadan yapmıştır. Çevresindekiler de onun bu konudaki isabetli görüşlerine her zaman şahit olmuşlar ve de faydalanmışlardır. Onların dostluklarını, akrabalıklarını, komşuluklarını, ensar ve muhacirlerin birbirine yardımlarını, tüm güzellikleriyle tarih kitapları anlata anlata bitirememektedir. Onlar insani davranışların çok ötesinde bir hayat yaşamışlar bunların karşısında insanın duygu yükünden kendisini tutması mümkün olamamaktadır. Hazreti Ali ile diğer sahabeleri dinsel anlamda karşı karşıya getirmek kadar yanlış bir davranış olamaz. Bu mübarek insanlar hayatları boyunca birbirlerine iltifat etmişler birbirlerini yüceltmişlerdir. Akrabalık bağlarını güçlendirmişler kız alıp vermişlerdir. Çocuklarına birbirlerinin isimlerini vermişler. Birbirlerine canlarını emanet etmişlerdir. Bu süreci beraber geçirmiş binlerce insanın çok kısa bir zaman diliminde değiştiği bazı gerçekleri inkâr ettiğini söyleyenler acaba hiç tarih okumuyorlar mı? Doğru tarihi okusalar görürlerdi herhalde. Afrikanın tamamının, Asya ve Avrupa kıtasının bir kısmında büyük ordularla savaşan İslamlaştıran insanların sayısı savaştıkları orduların sayının çoğu zaman onda biri bile değildi. Fetih ülkelerine çok kısa bir sürede yüzlerce medrese cami-mescit açmışlar Allah yolunda hizmetin ne olduğunu gelecek nesillere göstermişlerdir. Yahudi düşmanı olduğunu söyleyip Yahudi gözüyle olayı tahlil eden kuranı bile sapkınlığında kullanan İslam akidesini bozuk inançlarına heba eden bir düşünceye delil olarak neyi gösterebilirsin ki!?. Yukardan beri bahsettiğimiz bu insanların devlet yönetiminde ve daha birçok konuda her şeyi aynı düşünmek gibi bir mecburiyetleri de yoktur. Eğer öyle olsaydı Allah herkesi bir yaratır herkes de her şeyi bir düşünürdü ki bunun da insani hiçbir değeri olmazdı. Allah Kuran ı keriminde insanlara emrettiği şeylerin hepsini aynı açıklıkta aynı tonda, aynı netlikte söylememiştir. Fulü bıraktığı konularda, insanlar kafa yorsun sapıklık ve sapkınlık göstermeden kendi zamanlarında kendi sorunlarını gidermede farklı düşünebilsinler diye… O nasıl takdir etmişse öyledir. Kaldı ki diğer üç halife Hz Peygamberimizin büyük övgülerine mashar olmuş islamın gelişmesi ve yayılmasında Hz Ali nin çok ötesinde hizmetleri olmuş imamlar olmasına rağmen çok hassas ve incelik isteyenn bazı konularda, Hazreti Ali sayesinde doğrulara daha çabuk ulaştıklarını ikrar etmekte ve onunla aynı dönemde yaşadıkları ile övünmektedirler. Bunu söylemek birilerini göğe çıkarırken diğerlerini zem etmek olmamalıdır. Herkesin, her şeyin hakkını vermek gerekir. Söz konusu halifeler birer insandır. Her zaman ufak tefek hata yapabilirler bunlar peygamber değildir. Allahın veli kullarıdır. Tahlilciler Allah adına ne cennete ne de cehenneme bilet kesici değillerdir.
Kaldı ki meseleye bugünün gerceği ile değilde o günlerde olayların bağlı olduğu sebep ve sonuç ilişkilerine bakıldığında meselenin çok daha farklı göründüğünü fark etmek mümkündür. İç çekişmelerin, yönetim paylaşımının, huzursuzluğun, bölünmüşlüğün en büyük sebeplerinden birisi, kabile kavgalarının siyaseti yönlendirmek istemesi ile eski kültürlerin dinselleştirilmesi arzusunun yattığını görürsünüz. Nitekim 632-943 yılları arasında imamlar ve halifeler etrafında cereyan eden olayların çoğunun eski arap aile kavgaları'na, yönetimi hangi kabile tarafından yürütülmesi gerektiği fikrine dayandığı görülmektedir. Her yeni olayla yeni nesillere yeni bir düşmanlık ve hasımlık şeklinde intikal etmiştir.
Ümeyye oğulları, bedr savaşı'nda Hz.Hamza ve Hz.Ali tarafından öldürülen yakınlarını; haşim oğulları da Uhud savaşı'nda ebu Süfyan'ın karısı hind'in yaptıklarını unutamıyorlardı. Bunların dışında aynı İslam toplumu içinde kavmî ve kabilevî gururları zedelendiğini düşünenler ile islâm'ı içlerine tam sindirememiş gruplar varlığı, mesala rebia ile hudar kabileleri de islam öncesi düşmanlıklarını içlerinden bir türlü atamayışları... Hariciler, bu rebia kabilesinden çıkmıştı. Siyasi rekabet, sonradan dini bir ayrılığa dönüştü. Rebialılar'ın çoğu bedevi idi. İslam devleti şehir hayatı halinde gelişince, baştakilere karşı bir tepki uyanmıştı. Bedeviler cahildi. Çok eski geleneklerinden dolayı kendilerinden olmayanları düşman görüyorlar, öldürmekten de çekinmiyorlardı. Müslüman olduktan sonra, kendilerinden olmıyanı "kâfir" ve "katli vacip" olarak görmeye başladılar. Kur'an'a çok bağlı görünüyorlardı ama, taassuplarından onu anlamak ve yorumlamak ihtiyacını duymuyorlardı. Eski inanç ve anlayışlarına kur'an'ı kılıf yapmışlardı. islamın doğuş ve gelişme sürecinde inananlar arasındaki kavganın hemen hemen hepsi kabileler ve yakın amca oğulları ile uzak amca oğulları ve akrabalar arasında geçmiştir. ümeyye oğulları ve haşim oğulları gibi... işte emevi saltanatının yıkılması ile bu sefer ebu talib oğulları ile Abbas oğulları arasında bir çekişme görülmektedir. her ikisi de peygamberimizin amcasıdır. ikisi de hz. Muhammed’i hep desteklemişler, yardımcı olmuşlardır. ortada din kavgasının olmadığı en aydın dediğiniz insanlar arasında bile sadece aile ve iktidar kavgasının olduğu görülür. .
Yine bu süreçte Ali oğulları ile ümeyye oğulları'nın ve abbas oğulları'nın zaman zaman karşı karşıya geldikleri olmuştur. Bu tür olay ali oğulları'nın kendi içinde de vardır. Hemen sıralamak gerekirse, imam musa-l kâzım'ın öz kardeşi Muhammed, öz kardeşi İsmail’in oğlu Muhammed, İsmail’in diğer oğlu ali, imam hasan-ül askeriy'in kardeşi cafer kendi adlarına imamlık mücadeleesine girmişlerdir.
Şiilerin her ne kadar kendi inanç hareketlerinin hz peygamber döneminde cıkmış olduğunu iddia etsellerde, Hz. Ali devri de dahil hulefâyı raşidin devrinde, dostluk ve sevgi ve muhabbet ötesinde bir mezhebî gruplaşmanın asla olmadığı anlaşılır. Bu açıdan şîa'nın hz. Peygamber devrinde teşekkülü mümkün görülmemektedir. Çünkü o günlerde bütün inananlar hz Peygamber tarafında idi. O varken bir başkasının taraftarı olmaya lüzum yoktu. Çünkü o toplumun tek önderi ve tek lideriydi. İslam içine fitne sokmak isteyen münafıklarca tezgahlanan ve ayrıcalık çıkartarak siyasi bir ihtilal hareketine dönüştürülerek Hz Osman’ı şehit edilmesinden sonra Hz. Ali’nin yanında yer alan Ali şiası olarak bilinen malum grup da Hz Ali nin onlara en çok ihtiyaç duyduğu an ona ihanet ederek harici sıfatını kazandılar. Hazreti Ali’nin halifelik döneminde çektiği sıkıntılar, siyasi kavgalar, iç karışıklıklar ve şehit edilmesi İslam düşmanlarının işine yaradı, onlara yeni bir acılım kazandırdı. Yahudi planının uygumla alanının daha etkin hale geldiğini, Hariciliğin dışında yeni bir anlayışın yani Hz Ali nin gıyabında bir aliciliğin, şiacılığın oluşumunun hız kazandığını bu faaliyeti sürdürecek isimlerin bir bir ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu aşamalarda her çıbanın oluşmasında etkinliği olan meşhur fitneci Abdullah İbni Sebe şia hareketinin sarsılmaz temellerini attığını görürüz görürüzde ne hikmetse bazıları bu ismi görmek istemezler. Böyle bir yahudinin bir inanc hareketin mimarı durumunda olması elbetde o inanc mensuplarını bu tür savunma refleksine sokar. Bu doğaldır. Ancak bu gerceği değiştirmez. Üzerinden asırlar geçmiş bir gerceği onca delile rağmen yok saymak kimi inandırabilir. Meshepler tarihini incelediğinde de görülecektir ki parcalara ayrılan şia meshepleri arasında sebeciler mevcuttur. Abdullah ibni sebe hayali bir şahıs ise bu fırka neyin nesi? Bunu reddendeler hakiki tarihlere bakarak şu soruların cevabını öğrenmelidir.
Abdullah ibni sebe kimdir? Stratejisi neydi? Gerçekten yaşamış bir kimsemidir? Hangi kaynaklarda adından bahsedilir? Bazı şia ve şia dışındaki kimseler bunun varlığını neden reddederler? Bu kişinin etkin faaliyetleri;
İslam düşmanı Yahudilerin ileri gelen kanaat önderlerinin planında; Müslümanlar arasında ayrılık çıkarılarak, İslâm’ın gelişmesine engel olunacak, sonra da İslâmî inanç sistemi bozularak itikada hurâfeler katılacak ve Müslümanlar arasına, kalıcı bir fikir ayrılığı oluşturulması sağlanacaktı. Planın ana başlığı bu idi. hedefin gerçekleşmesi için bu işin altından kalkabilmek zeka ve cesarete sahip lider gruplar oluşturulacak onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birliği sağlayan bütün değerler zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Yapılan her faaliyet de geri dönüşümler alınarak durum değerlendirmesi yapılacak, sonuca göre yeni stratejiler geliştirilecek, hedefe ulaşmak için plan gelişmelere acık uzun süreli amaç odaklı olacaktı ki, netice de öyle oldu.
Bu stratejinin doğal lideri fitne hareketleri ve komitacılğı organize etmekte usta olan Abdullah İbn-i Sebe Müslümanlar arasında çıkardığı ihtilaflarla ve iç harplerle belirlenen birinci hedefi gerçekleştirmişti. Sonuca ulaşmanın yolu buradan gidiyordu. Diğer esas amaç İslâm inancına hurafeler sokarak Müslümanlar arasında kıyâmete kadar devam edebilecek bir ayrılık çıkararak onları inanç yönünden parçalamak, fraksiyonlara bölmek onu yönünden saptırmaktı. İslamiyet’e ilk fitneyi sakon Müslüman gözüken, kâfirliğini gizleyen Yahudi Abdullah ibni Sebe dir..
Hz. Osman’a karşı çeşitli yalan ve iftiralar uydurarak ayaklanmalarını teşvik eden Abdullah İbni sebe 656 yılında mısır'dan Medine’ye şikâyet için gelenlerin başını çekmiş karmaşa oluşturarak Hz Osman ın şehit edilmesini sağlamış ancak, birlik ruhunu köreltememişti. Etrafı ile Hz. Ali nin yanında yer aldı ve onun taraftarı "şia"sıymış gibi göründü. O dönemde bir ayrıcalık yaratmanın en gecerli yolu “Ehl-i Beyt” sevgisini kullanmaktı. İşte ibni sebe de bunu yaptı. Ehl-i Beyt’in en ateşli bir taraftarı, bu düşüncenin ileri geleni olarak sahneye çıktı. Hilâfetin baştan beri Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ve ondan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı. Bu konuda ne yapılması gerekiyorsa bir bir tezgâhladı. İç karışıklıklar, yetişkin sahabelerin bir bir ahrete göçmesi, büyüyen coğrafyada yeterli İslami eğitimin olmaması, iyi bir ortamdı. Bu şartlarda Ehlibeytin mazlumiyeti, istismar için aranıpta bulunmayan bir fırsattı. İste Müslümanların içinde bulunduğu bu olumsuzluk ve zayıflıklar düşman için iyi değerlendirilen bir fırksat oldu. Bir yandan Hz Ali taraftarı gözüküp bilinçsiz halkı hz Ali yi ilah yerine koyma faaliytlerini sürdürürken bir taraftan haricilerin akıl hocalığını yapıp Hz. Ali’den kaçan Haricilerlerin reisi Evfa oğlunu buldu. Onunla işbirliğine gitti. Evfa oğlunun Hz. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: “Böyle bir hareketle Ali’yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz.” dedi. Evfa oğlu, İbn-i Sebe’ye fikrini sorunca, o da: “Üç fedai ile bu işi hallederiz.” dedi.
Diğer taraftan Hz. Ali, inananların akidesi bozan fitne ve bozuk düşünce üreten Yahudi ibni sebe yi bu faaliyetlerinden dolayı İran’ın eski hükümet merkezi olan Medayin’e sürdü.
Ancak işbirliği yaptığı harici reisi ibni sebenin planını uygulamaya koydu. Hz. Ali, Hz. Muâviye ve Hz. Amr İbnü’l-Âs’ın öldürülmesi için üç suikastçı ayarladı bunlar üç sahabeyi, Ramazan’ın 17. günü sabah namazını kıldıracakları sırada öldürüleceklerdi. Takdir-i İlâhi ile Hz. Muâviye ve Amr İbnü’l-Âs bu suikasttan kurtuldular. Fakat İbn-i Mülcem isimli suikastçı Hz. Ali’yi, şahadetine sebep olan zehirli bir kılıç ile yaralamaya muvaffak oldu.
İbn-i Sebe, Meymun oğlunu birkaç adamıyla Küfe’ye göndererek. “Ali ölmedi, uruç etti, semâya çıktı. Şimdi o, bulutların üzerindedir. Çok geçmeden geri dönecek ve kılıcıyla bütün dünyaya adalet dağıtacaktır...” gibi hurafelerle insanları inandırmaya ve aldatmaya devam etti.
Her bir bölge için oranın şartlarına göre farklı projeler üreten İslam düşmanları bir yandan da İran’da yapacakları ihanet planlarının aşamalarını belirlemekteydi. İran geçmiş kültürü oldukça güçlü bir gelenekten geliyordu. Onlara göre Araplar daha ilkel, fakir yeni kurulmuş bir cadır devletiydi. Kendileri ile kıyası mümkün değildi. Asırlarca süren saltanatlarının ve milli gururlarının, vaktiyle köle addettikleri Araplar tarafından yok edilmesi kolay kabul edilir bir şey değildi.
Bir başka deyişle Arap-İran olayı bir yanı ile inanç olayı olmaktan çıkıp, egemenlik sorununa dönüşmüştür. Bu çok eski ve köklü uygarlığa sahip olan Acemlerin çölden gelen Bedevilere boyun eğmeyi reddetmelerinden kaynaklanan bir olaydır. Şu da unutulmamalıdır ki İranlıların sasani imparatorluğuna son veren Hz. Ömer’e karşı gizleyemedikleri bir nefreti bulunmakta onun inancını da paylaşmak istememekteydiler. Bunlarla birlikte şartlardan doğan olumsuzluklar nedeniyle O beldelerdeki insanlara, İslâm’ı bütün kurumlarıyla yerleştirme ve onların şüphe ve tereddütlerini izale etme hizmeti, yetersiz durumda olduğundan, etkin bir eğitim verilemiyordu. Toplum asırlardan beri süre gelmiş hurâfe ve bâtıl inançların etkisiyle eski yanlış inançlarından vazgeçemiyorlar, örf ve ananelerini İslâmiyet’le birlikte devam ettirmesinde, İslam dinini kendi kültürlerine göre yorumlanmasında bir beis görmüyorlardı. Bunlar islamı kabul etmiş görünseler de kendi geleneklerinden kolay vazgeçecek bir yapıda değildi. His plânında İslâmiyet’e karşı bir hazımsızlık gösteriyorlardı. Arap saldırıları karşısında gerileyen İran’ın hilafet sorunu ile ilgili Ali ve Ehlibeyti yaklaşımını benimsemesi rasgele bir olgu değildir. İranın fethedilmesi ile iranın İslamlaşamadığın fakat bu coğrafyada islamın İranlaştığını görüyoruz.
İran kültürü ile "imamların masumiyeti" düşüncesi arasındaki ilişkiyi çok dikkate değerdir. Fars kralları, insanları ilahi iradeyi temsilen yönetiyorlardı. Bilakis İranlılar şuna inanıyorlardı ki; “kralın kararları ve yasaları bizzat tanrının vah yetmesidir. Daha sonra kralın yerine imam konmuştur. Bundan dolayı memleketin kanunlarının temeli tanrısal bir iradeye dayanıyordu. Bu kanuna karşı gelmek, ilahi iradeye karşı gelmekti”.İmama karşı gelmekte aynen öyledir. İmamların masumiyeti düşüncesinin Fars diyarında (İran) ortaya çıkışı ve bugüne değin halen varlığını sürdürmesi tesadüfî değildir. Her halükârda tanrı adına yönetim/teokrasi söz konusu çağlarda çok yaygındı ve birçok devlette var olan bir düşünce idi. İranın yanında Irak da , eski medeniyetlerin birleştiği bir yer ve Irak'ta Fars ve Keldanî ilimleri ve bu milletlerin medeniyet kalıntıları bulunuyordu. Aynca bu ilimlere Yunan felsefesi, Hint düşünce¬si katılmıştı. Bu medeniyet ve düşünceler Irak'ta birbirleriyle yoğuruldular böylece Irak, îslâm fırkalannın birçoğunun meydana geldi¬ği bir yer oldu. Özellikle felsefe ile ilişkisi olan fırkalar... İşte bu se¬bepledir ki Irak'ın düşünce yapısına uygun birçok felsefî görüşler, şiilik inancına karıştı. İbn-i Ebil Hadid şöyle der: «Resulullah (S.A.V.)'in, devrinde yaşayan Araplarla bu toplu¬luk arasında bana göre fark şudur: Bunlar Iraklıdır., Küfe sakinlerindendir. Irak toprağı, devamlı heva ve heveslerine uyan kişiler, acaip inanç sahipleri ve harika mezhepler'yetiştirir. Bu iklimin hal¬kı gözü açık, araştmcı, görüş ve inançlan inceleyici ve mezheplere itiraz edici bir karaktere sahiptir. Fars krallan olan Kisralar döne¬minde bunlann içinden «Mâni» «Deyson» «Mazdek» ve benzeri ki¬şiler çıkmıştır. Hicaz'ın karakteri ise böyle değildir, Hicaz halkının kafa yapısı da bu zihniyette değildir."
Buradan da anlaşılacağı gibi Irak eskidenberi düşünce ve inanç¬ların birbirleriyle yarıştığı bir saha idi. Bu sebeple siyasi ve itikadı mezheplerin Irak'ta meydana gelmesi çok tabii ve şiiîiğin burada ya¬yılıp gelişmesi çok normaldi.
Eski kültürlerin dine yamanma çalışmaları bu bölgede olduğu gibi şia felsefesinin yoğun olarak yaşandığı her bölgede kendi geçmiş kültürlerinin dinin bir parçasıymış gibi algılandığını görmek mümkündür. Bu toplumlar; doğru islamı değil, o yörenin doğruları ve toplum önderlerinin öğretilerini islam kabul etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki farklı bölgelerde kabul gören şia anlayışlarının içinde her bölgenin kendi kültürleri din gibi algılanmıştır. İmamiye şiasında iran kültürü, Türk Alevilerinde şaman kültürü, zeydiye de yemen kültürü vb.
İşte Abdullah İbn-i Sebe, bütün bu faktörleri değerlendirerek, bölgenin kültürleriyle benzeşen malüm fikirlerini, “Hilâfet Ali’nin hakkı idi. Hilâfete lâyık Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasbetmekle Allah’ın iradesine karşı geldiler... Allah’ın iradesine itaat için Ali’den yana çıkmak lâzımdır...” diye telkinlere başladılar. Kabul gördükçe daha ileri giderek Hz. Ali’ye (ra.) ilâhlık izafe ettiler. Daha sonra, bu ilâhlığın, onun evlâtlarına da intikal ettiği davasında bulundular ve neticede İran’da bir ilâhlar hanedanı ortaya çıkmasını sağladılar. İranlıların eski kültürlerinde var olan tevhit akidesini yok etmeye yönelik “Hulûl Akidesi’ni yayma işinde başarılı oldular. Hz Ali nin ölümüne bile bu akideye uygun yorum getirip ölenin bir şeytan olduğunu Ali nin ölmediğini göklere çıktığını söylemekten ve tabana yaymaktan bile geri kalmadılar.
Müslümanlar gerçek anlamda fitnenin meyvesiyle ilk ayrılık tohumuyla bu bölgede tanışmış oldu. Fesatların faaliyetleri belde belde devam etti. Her coğrafyanın yapısı ve kültürüyle uyumlu getirilen batıl yorumlar farklı şia anlayışlarının oluşmasına neden oldu.
Bu grubu zamanla Yahudiler, Mecusileri ve Hinduları da yanlarına alarak, Yahudi, Mecusi ve Hindu inançlarını İslam inancı olarak yaydılar. İşte bugünkü anlayışın ilk mimarı ilk temel atıcıları bir grup oluşturdular. Bunlar; Abdullah ibni sebe ve sebailer, rafiziler, hariciler, Süleyman bin sard, muhtar sakafi, hasan-ül herşi, ebu-s seraya, buveyhiler'in hepsi şii'dirler. Aslında bu grupların bir coğu kendi menfaatleri için ortaya çıkmış, menfaatleri çelişince ebu-s seraya gibi Ali oğlu imamlar'ı öldürmekten bile geri durmamışlardır. Zaten Ali Oğulları bu Sebeiyye fırkasını hep lanetlemişlerdir. Bu konuda bazı tarih kitaplarından alıntı yapacak olursak;
El-Keşi, Rical isimli kitabında bazı ehli ilimin şöyle söylediklerini naklediyor: Abdullah bin Sebe Yahudi idi. Müslüman oldu, Hz. Ali’ye tâbi oldu, (Yahudi iken de taşkınlıkta bulunurdu ve Yuşa bin Nun Musa aleyhisselamın vasisiydi diyordu.) Resulullahın vefatından sonra da Hz. Ali hakkında aynısını söyledi. İlk önce açıkça Hz. Ali’nin imamlığının farz olduğunu söyledi ve kendilerine karşı gelenleri kâfirlikle itham etti. Buradan da anlaşılacağı gibi Rafizilik temel inançlarını Yahudilikten alınmıştır. (Rical el-Keşi – sy.101 Müessetül eâlimi bikerbela el ırak)
Abdullah İbni Sebe, hile ve tuzak kuran casusluk eden bir kişi olduğu için kendini kamufle etmiş herkese değişik şeyler söylemiş, izini belli ettirmek istememiştir. İşte bu yüzden tarihciler Abdullah bin Sebe’nin kimliğinde, aşireti ve memleketi hakkında çeşitli haberler vermişlerdir. Bununla birlikte günümüz bilmiş bir kısım düşünürlerle birlikte bazı şia düşünürleri Abdullah ibni sebenin sanal olduğunu iddia eder bugünden geçmişdeki pencereye perde cekmeye kalkarlar. Oysa bu sürecin yaşandığı dönemlerde yaşamış elli insanın bunu doğrulayan eserleri vardır. Bunlardan başka yine o dönemde yaşamış şia Alimlerinden Abdullah ibni sebenin varlığı kabul edenler on kişinin üzerindedir. Bunlardan El Naşi , El Kami, Nubahti, Taberi ,Ebi Muhnif, vb. günümüz yazarlarından Dr. Ahmet bin Abdullah bin İbrahim el Zağibi’nin El unsuriyye tul yahudiyye kitabında bu konuyu anlatmaktadır..
El- Nubahti, Şii Fırkası kitabında şöyle diyor: Abdullah bin Sebe, Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı ve diğer Eshabı kötülemeyi başlatandır. Ali aleyhisselamın emrettiğini söylerdi. Ali (a.s) onu çağırıp böyle söyleyip söylemediğini sordu, söylediğini itiraf etti. Bunun üzerine öldürülmesini emir verdi. İnsanlar araya girdi feryat ettiler, Müminlerin emiri! Seni ve ehl-i beytin sevilmesini ve dost edilmesini söyleyen birisini mi öldürüyorsun! Ali (a.s) onu o zamanın Fars devletinin başkenti olan Medayin’e sürdü.
Medayin’de Ali’nin (a.s) ölüm haberini duyuran kişiye Abdullah bin Sebe şöyle dedi: Onun öldürüldüğünü ispat eden adil yetmiş kişi getirsen ve yetmiş paket içinde onun beynini getirsen yine de onun ölmediğini ve öldürülmediğini biliriz. Tüm yer küresine hakim olmadan da ölmez. (Nubahti, Firak el şia s. 43-44 Haydariye matbaası baskısı Necef. Irak Hicri 1379-Miladi1959)
İbni Sebe’nin, kuzeyde bulunan göçmen bedevi kabilelerinden olduğu sonra milattan 800 sene önce Yemen’in güneyine inen veya Aşurilerin baskısı üzerine kuzeyden göç edip Yemen’e yerleşen arab kabilelerinden olması muhtemeldir. (Arap tarihi hakkında konferanslar, Ali Salih el Alyi, 1/21)
İbni Sebe (humeyr) kabilesindendir. Humeyr kabilesi, Humeyr bin el Gavse oğlu Sead oğlu Avf oğlu Malik oğlu Zeyd oğlu Sedid oğlu Humeyr oğlu küçük Sebe oğlu Lehia oğlu Humeyr oğlu Sebe oğlu büyük Yeşcab. Humeyr el Gavs o Humeyr el ednidir. Yurtları Yemen’dir. San’a şehrinin batısında Humeyr semtindedir. (Yakut el Hamevi, Meacimil bulden 2/306)
Taşkın fırkaların ikincisi de Allahü teâlâdan başkasını ilah edinenlerdir, bunların başında ise Humeyri Abdullah bin Sebe ve arkadaşları gelir. (İbni Hazm, El-Fasıl Milel vel Ehve 5/36)
İbni Sebe, Hemadan kabilesindendir. Hemadan, Kehlan ve el Kahtaniye kardeşlerdir, bunlara Hemadan oğulları denir. İkamet yerleri ise Yemen’in doğusudur. (El- Belaziri, Eşreflerin soyu 5/24), El- Eş’ari el-Ka’mı, Mekalet vel Fırak s. 20) (Furazdak divanı s. 242/243)
Rida Kehale’nin Mu’cem kabailil Arab kitabında da (3/1225), El-Belaziride olduğu gibi soyu şöyledir: (Abdullah bin Sebe oğlu Vehbil Hemadani ) El- Eş’ari El Kami de ise şöyledir: (Abdullah bin Sebe oğlu Vehbil Rasibi el Hemadani)
İbni Sebe (El-Hira) ahalisindendir. Abdullah bin el-Sevda, Sebeiyyenin fitnelerinin yayılması için ona destek oluyordu ve kökü el Hira Yahudilerinden idi, müslüman olduğunu ilan etmişti. (Abdul Kahiril Bağdadi, el-fırak beynel fırak s.235)
İbni Sebe, zimmî idi. Rum asıllı idi müslüman olduğunu ileri sürdü, sözlü ve fiili bid’atler meydana çıkardı, Allah ona lanet etsin. (İbni Kesir, Bidaye ve Nihaye 7/190)
Abdullah bin Sebe, Yahudi asıllı olup San’lıdır. (Taberi Tarihi 4/34)
Abdullah bin Sebe, Sebeiyye fırkasındandır, bunlar Rafizilerin taşkınlarıdır. Yemen Yahudilerindendir. (İbni Asakir, Dimaşik Tarihi 3/29)
İbni Sebe’nin müntesip olduğu kabilesi hakkında deniyor ki:
İbni Sebe’nin anası ise Habeşli (Siyahi-zenci) idi. (Taberi Tarihi 4/326-327)
Anasının siyahi olması sebebiyle İbni Sebe’ye çok defa (siyah kadının oğlu manasına gelen) ibni Sevda da denir. (İbni Habib, el Mahcer s. 308)
İbni Sevda, Basra’da bulunan Hâkim bin Cebele misafir oldu. (Taberi Tarihi 4/327)
İbni Sevda Mısır’a gittiğinde.... (Zehebi, İslam Tarihi 2/122)
Abdullah bin vehb oğlu Sebe, İbni Sevda adıyla bilinir. (El Mukrizi, el Hutat 2/356)
İbni Asakir Tarihinde (29/7-8) diyor ki;
Ammar El Dihni dedi: Eba El Tufeyden işittim diyor ki: (Müseyyib bin Necbe ile ibni Sevda’yı, Ali minberde iken, camiye girdiklerini gördüm. Ali onlara hitaben buyurdu ki, sizin bu hâliniz nedir? Müseyyib dedi ki, bu Allah ve Resulüne yalan söyler, iftira eder. Ebu Bekir’e ve Ömer’e kötü söz söyler) Zeyd bin Vehb yoluyla Hz. Ali’nin şöyle dediği bildirilir:
(Ben bu siyahiden beriyim, uzağım, söyledikleriyle hiçbir ilişki ve alakam yoktur.)
(Allah ve Resulüne yalan söyleyen şu zenciyi cezalandırmamda beni kim mazur görmez ki!)
Müsteşrik Hodgeson, İbni Sebe’nin ihtimalle Yahudi olmadığını söylüyor. İtalyan Levi Della Vida onu destekliyor, bu sözünü teyiden de İbni Sebe’nin Arab kabilesi olan Hemadanlı olmasını gösteriyor.
Kişinin arab kabilesinden olması Yahudi olmamasını gerektirmez. (Dr. Abdurrahman Bedevi Mezahibil İslamiyyin 2/30)
Bazı kabileler Yahudi idi. Humeyr, Kenne oğulları, el Keab bin Haris oğulları ve Kende Yahudi idiler. (İbni Kuteybe, Mearif s.266)
İslam’dan önce Yemen asıllı Yahudilerin çoğu Arap asıllıdır. (Dr. Cevad Ali, Arap tarihi 6/26)
Bu sapkın Yahudi’yi kabul etmek istemeyen İnanç önderlerine neyi delili gösterirseniz gösterin olumlu bir tepki vermeyeceği bilinen bir gerçektir. Önderi olduğu bir akidenin temel taşının bir Yahudi olduğunu kabullenip cematine acıklamak gelenekci bir yapı için hiç mümkün değil. Burada söylenilen yeni bir buluş ya da keşif değil aldatılmak istenen, aldanmak üzere olan insanlara malumun bir kez daha ilanından başka bir şey değildir
Bir kısım inkârcıların ibni Sebe’yi inkâr etmelerinin nedenini, insanlar arasında ibni Sebe’nin haberlerinin yayılmasında tek kaynak Taberi’ olduğu ve bu haberlerin tamamı Seyf bin Ömer’in rivayetlerine dayandığı, bu sebeple Cerh ve Tadil âlimleri Seyf’in zayıf biri olduğunu söylemişlerdir. Hâlbuki İbni Sebe hakkında ki haberlerin tek kaynak Taberi olması ve bu haberlerin tamamının Seyf bin Ömer’in rivayet etmesi iddiası doğru değildir Seyf’ten bazı rivayetler vardır Taberi’de bu rivayetler yoktur. Örnek:
1- İbni Asakir yoluyla (t. 871 h.) kendi Tarih kitabında (29//9) Seyf bin Ömer’den rivayet var Taberide yoktur.
2- Maliki (t. 741 h.) yoluyla Temhid ve Beyan kitabında (s. 54) Seyf bin Ömer’den rivayet var Taberi de yoktur.
3- Zehebi yoluyla (t. 748 h.) İslam Tarihi kitabında (2/122-123) Seyf bin Ömer’den rivayet var, yine bu rivayet de Taberide yoktur.
Bu üç yolla gelen rivayetler gösteriyor ki: İbni Sebe hakkındaki haberleri veren Seyf bin Ömer’in bildirdiği rivayetleri sadece bildiren Taberi değildir. Demek ki bu haberlerin tek kaynağı Taberi değildir.
İbni Sebe hakkındaki haberlerin kaynağı sadece Seyf bin Ömer olması iddiası da doğru değildir. Bazı rivayetler vardır ki Seyf, senetlerinde yoktur. Araştırmalarımızda gördüğümüz şudur ki İbni Sebe hakkında ki rivayetlerin kaynağı tek Seyf bin Ömer değildir. Burada birkaç nassı İbni Asakir’den bildireceğiz, hiçbirinin senedi Seyf bin Ömer’e dayanmıyor. İbni Asakir’in tarihini bizzat seçmemizin nedeni ise, Taberi’de olduğu gibi, bildirdiği haberleri rivayetlerine dayandırmasıdır.
Birincisi: İbni Asakir’in zikrettiği ve senedini el Şabi’ye dayandırdığı haberdir. Dedi ki: İlk Allah’a yalan söyleyen Abdullah bin Sebe’dir.
Bu konuda bir çok rivayet mevcuttur. Bunlardan;
İbni Asakir’in senediyle Ammar el Dehni’ye dayandırdığı haberde diyor ki: Eba el Tufeyl’den duydum diyor ki: Ali minberdeyken Müseyyib bin Necbe’nin İbni Sevda’yı getirdiğini gördüm, Ali buyurdu ki: Onun suçu ne? Dedim ki: Allah’a ve resulüne yalan söylüyor.
Yine bir rivayet: İbni Asakir’in senedi ile Zeyd bin Vehb’e dayandırdığı haberde diyor ki: Hz. Ali buyurdu ki: Ben bu siyahiden beriyim.
Bir başka rivayet: İbni Asakir’in Şu’be senediyle, o da Seleme’den naklen diyor ki: Seleme dedi ki:
Eba el Za’radan duydum o da Hz. Ali’nin şöyle dediğini bildirdi: Bu siyah yağ küpünden ben beriyim.
Diğer bir rivayet: İbni Asakir’in Şu’be senediyle o da Seleme bin Kehil o da Zeyd’den naklen dedi ki: Ali bin Ebi Talip buyurdu ki: Abdullah bin Sebe’yi kast ederek - Ben bu siyah yağ küpünden beriyim - çünkü o Ebi Bekir ve Ömer hakkında ileri geri konuşuyordu-
Benzer bir rivayet: İbni Asakir’in senediyle Seleme bin Kehil o da Haciyye bin Adıy el Kendi’den naklen dedi ki: Hz. Ali’yi minberde gördüm şöyle buyuruyordu: Şu Allah ve Resulüne yalan söyleyen siyah yağ küpünü -İbni Sevda’yı kast ediyor- cezalandırmamda beni kim mazur görmez ki! Bunu öldürdüğüm için bazı kimseler beni kınamayacak olsa, Nehr ahalisinin kanlarına benim sebep olduğumu iddia ettikleri gibi bunlardan bir tepe oluştururdum. [Bunların hepsini öldürür, üstüste koyardım.]
Verilecek rivayetlerden biri daha: İbni Asakir’in senediyle Ebu Ahvas o da Mugireden o da Semmak’dan naklen dedi ki: Ali, İbni Sevda’nın Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in üstünlüğü hakkında ileri geri konuştuğunu duyunca hemen onu çağırdı bir de kılıç istedi. [Öldürmekten vazgeçti] Onunla konuştu ve benim bulunduğum şehirde bulunmayacaksın dedi. Medayin’e sürgün etti. İbni Asakir, Tarih Dimaşik (29/7-10)
Seyf bin Ömer’in Cerh ve Tadil âlimlerince zayıf bilinmesi
Seyf bin Ömer muhaddis olarak:
Nesai, fidduafe vel metrukin kitabında (s. 14) (Seyf bin Ömer el Dabi zayıftır), Ebi Hatim Cerh ve Tadil kitabında (2/278) Seyf bin Ömer hadisleri alınmaz, onun hadisleri Vakidi’nin hadisleri gibidir. İbni Muin de aynı kaynakta (2/278) Seyf’in hadisleri zayıftır. Zehebi de Kütübü sittede rivayetleri zayıf olanlar arasında zikredip, onun zayıf olduğunu İbni Muin ve başkaları bildirdi demekle yetinmiştir. İbni Hacer de Takrib kitabında (1/344) : (Seyf Hadisleri zayıftır.) İbni Hibban da Mecruhin kitabında (1/345): (Seyf bin Ömer el Dabi El Esedi Basra ahalisindendir. Zındıklıkla itham edilmiştir.
Şimdi burada ilim ehlinin sözlerini nakletmeden, Hadis rivayetçileri ile tarih rivayetçilerini birbirinden ayırmak lazımdıdb Zira, birincisi üzerine hükümler ve ceza hukuku kurulur ve bu yönüyle dini hükümlerin oluşmasında direkt bağlantılıdır. Bu nedenle Ulema rahimehümüllah hadis ravilerinde bazı şartlar aramışlardır. Ama Tarih haberlerini veren habercilerde bu şartlar önemli ise de, biraz farklıdır. Özellikle de bu haberler Sahabe ile ilgili ise ancak tarih haberleri, Hadis gibi fazla incelenmez. Bu ölçüde de Seyf bin Ömer’in de Hadis ve Tarihçi yönlerini gözetmek gerekir. Bu konu hakkında geniş bilgi için Muhammed Emhazun’un Mevakiful sahabe fil fitne kitabına (1/82-143) bakınız.
İbni sebenin varlığı, görüldüğü yerler, yaptığı fitne fesatlar bunların dışında onlarca kitapta mevcuttur.
İslam coğrafyasındaki olumsuzlukları arkasına alarak islama fitne sokma hareketini yerleştiren Abdullah İbni Sebe hayatı boyunca bu faaliyetlerine devam etti. Göle yoğurdu tutmuştu. Ortaya koyduğu görüşleri, İslam akidesince kabul görmemesine rağmen bunu bir şekilde İslamlaştıracaktı. Şimdi bu fikirlerin altının doldurulması gerekiyordu. Bunun cevabı da tabi ki onda hazırdı. Uzun vadeli planlar zamanı geldikçe bir bir sisteme dâhil edilecek başlangıçtan sonra kendisi olmasada bu işler yürüyecekti. Çünkü zaman, zemin ve mekân buna çok uygundu. İran faktörü kafasındaki planla bire bir örtüşüyordu. Hz. Ali nin yapısı davranışları ve inancları ile plandaki uyumsuzluğu da takiyye bağlayacaktı. Takiyye fikrinin ardında çok işler kurtarmak mümkündü. Temel sağlam atıldıktan sonra gerisi kolaydı. Süreç planladığı gibi de devam etti.
Burada bir örnek verilmesi gerekirse;
Ehlibeytten olan Hz. Zeyd Zeynelabidin’in oğlu (699-740). Yıllarında yaşamış Cafer-Üs Sadık'ın da kardeşidir. Kendini tamamen ilme vermiş, Çağındaki âlimlerle sıkı bir münasebet kurmuş muhterem bir zattır. O dönemdeki birçok insan ondan ilim tahsil etmişlerdir. Vâsi b. Atâ ve İmam Ebu Hanife de bunlardandır. Zeydiler imamlığın ona ve soyuna geçtiğine inanırlar. Büyük bir fıkıh âlimi ve ilm-i keîanıcı olan Hz. Zeyd, kardeşi İmanı Cafer'in ikazlarını dinlemeyip emevilere karşı ayaklanmıştır. İmamı Azam Ebu Hanife ona bu mücadeleesinde gerek maddi acıdan gerekse manevi acıdan yanında olmuş, yaptığı vaaz ve nasihatlerinde onun haklılığı ve ehlibeyte destek olunması yönünde halkı telkinde bulunmuş başarısı için çok büyük gayretleri olmuştur. Bu yüzden zamanın valisi İmamı Azam ın oğlunu hapsettirmiş zeyde olan desteğini çekmezse daha kötü gelişmelerin yaşanacağı konusunda onu tehdit etmiştir. Hatta İmamı Azamın hapsedilmesi işkence ile zindanda şehit edilmesi yine bu yüzden olmuştur. Zeyd bin Zeynelâbidîn Emevî ordusuna karşı sa¬vaşa çıktığında Ebu Hanife onun hakkında: «Zeyd'in bu çıkı¬şı, Resululîah (S.A.V.)'in Bedir savaşındaki çıkışına benzer.» diyeryek desteğinin çok güçlü tutmuştur.
İşte bu süreçte Zeyd bin Zeynelâbidîn Kûfe'ye gelince, Ehl-i beyt taraftârı gözüken ve Eshâb-ı kirâmın bâzılarına kötü sözler sarf eden kimseler onu halîfeye karşı kışkırtarak halîfe tarafından yakalattırılacağını söylediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn bu endişeyle hazırlanmaya başladı. Kendisine taraftâr gözüken on beş bin kadar kimse bîat etti. Halîfe Hişam bin Abdülmelik de, Zeyd bin Zeynelâbidîn ve taraftârları üzerine kuvvet gönderdi. Halîfenin askerleri Kûfe'ye yaklaştıkları sırada, kendisine taraftâr gözüken o günün en büyük şia grupları ona; " Ebu Bekir ve Ömer’i nasıl bildiği ve birinci halifeliğin kimin hakkı olduğu” konusunda soru yöneltmişlerdir. İmam da "Ben gerçekten Ebubekir ve Ömer hakkında kötü düşünmem. Babam da, dedelerim de düşünmezdi. Ancak, halifelik hakkı dedemindi” demiştir. Bunun üzerine şia grup liderleri “ o zaman Ebû Bekr v e Ömer'e (r.a) düşman ol!" dediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn; "Büyük dedem olan Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellemin sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem" cevâbını verdi. Onları bu tür sözler sarf etmekten men etti. Bunun üzerine dört yüz kişi hâriç diğerleri savaş alanını terk ettiler. Bizler Ebu Bekir’e Ömer’e düşman olan, onların aleyhinde bulunan başka ehlibeyti bulur ona destek veririz, onunla mücadeleemize devam ederiz diyerek Zeyd’e ihanet etmişlerdir. İşte tarihde gercek anlamdaki şia ve Şiacıların ayırt olduğunu burada bir defa daha görmek mümkündür. Fitnenin ağacı burada da meyvesini vermiştir. Sonuçta taraftarının ihaneti ile gücü azalan zeyd mücadeleesinde yenik düşüp şehit edilmiştir. Bu olaydan sonra Şiilere "Rafızi" (ayrılanlar) denildi ehlibeyte imamlarının dışında, imamların içinde olmadığı fakat ehlibeyt adının kullanıldığı ayrı bir mezhebi oluşturdular. Daha sonraları ehlibeyt mensuplarını bu sürecin icine müdahil kılmaya calıştılar. İşte tarih boyunca yaptıkları budur. Pekiyi hiç mi ehlibeyt mesupları bu tuzağın içinde olmadı sorusuna verilecek cevapta şudur ki; ehlibeyt mensuplharı da sonuçta insandır. Emevi ve Abbasi lerin kendilerine karşı tutum ve davranışlarından çok rahatsız ve muzdariptiler. Ayrıca niyet okuyucu değildirler. Tabi ki zaman zaman aynı safta yer almış olabilirler. Ancak onların niyetlerini anladıkları an İmamı Cafer, İmamı Bakır, İmamı Zeyd gibi onlardan beri olmasını bilmişlerdir. Özellikle şu hususun altı cizilmelidir ki hiçbir ehlibeyt imamlarının itikadi ve İslami düşüncesi bugünkü şia anlayışı ile bire bir örtüşmemekte ve sahabe düşmanlığı fikrini taşımamaktadırlar.
Zeydilerin bu konularla ilgili anlayışına gelince; ilk üç halifeyi kabul ederler, imamların masumluğunu kabullenmezler. Resulullah (S.A.V.)'in vasiyetle beyan ettiği imamın, isim ve şahsiyetle tayin edilmiş bir kişi olmadığına, sıfatları zikredilerek tayin edildiğine inanırlar. Zik¬redilen sıfatlar, Resulullah (S.A.V.)'den sonra Hz. Ali'nin imam ol¬duğunu ortaya koyar. Çünkü bu sıfatlar, Hz. Ali'ye olduğu kadar başka hiçbir kimsede bulunmamıştır. Bu sıfatlar, halifenin, Haşimîlerden olmasını, muttaki, âlim, cömert olmasını ve kendisine biat olunması için ortaya çıkmasını gerektirir. Hz. Ali'den sonra ise, ima¬mın, Hz. Fatıma'nm soyundan olması gerekir.
İmamın, ortaya çıkıp kendisine biat edilmesini istemesi şartında birçok taraftarları, başta kardeşi Muhammed Bakır olmak üzere ailesinden bazıları Zeyd'e karşı çıktılar. Muhammed Bâkır'ın şöyle dediği rivayet edilir: «Senin bu mezhebine göre baban (Hüseyin'in oğlu Ali Zeynelâbidin) imam değildir. Çünkü o, hiçbir zaman ortaya çıkarak kendisini imam ilân etmemiş ve bunu aklından bile geçirmemiştir.» İmamlık hakkında zikredilen sıfatlar, imamlığın sıhhatinin şar¬tı olmayıp, ideal bir imamın sıfatlandır. Bu sıfatlar kendisinde bulu¬nan kişi, hilafete başkasından daha lâyıktır. Buna rağmen eğer, İs¬lâm ümmetinin «ehlül Halli vel-akd» söz sahipleri bu sıfatların ta¬mamı kendisinde bulunmayan bir kişiyi Halife seçer ve ona biat eder¬lerse bunların biatları geçerlidir.
Bu temel prensipten hareket eden Zeyd, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in halifeliklerini kabul eder, sahabîlerden herhangi birini kâ¬firlikle itham etmezdi. Bu hususta Zeyd şöyle der: «Şüphesiz ki 'Ali b. Ebî Tâlib, sahabîlerin en üstünüdür. Ancak hilafet, dikkate alman bir kısım faydalar ve dini kaideye binaen Ebubekir'e bırakıldı. Bu fay¬dalar da, ortaya çıkan fitneyi yatıştırmak, halkın gönlünü hoşnud etmekti. Çünkü peygamberlik döneminde cereyan eden harplerin üzerinden çok zaman geçmemişti. Hz. Ali'nin kılıcında bulunan müş¬riklerin kanı henüz kurumamıştı. Milletin kalbinde bulunan intikam 'duygusu olduğu gibi duruyordu. Kalpler tamamen Hz. Ali'ye meylet¬miyor ve boyunlar ona eğilmiyordu. Halifelik meselesini, yumuşak¬lığı ile, sevilmesiyle, yaşlılığıyle, ilk müslümanlardan oluşuyla ve Resulullah ile yakınlığı bulunmasıyla tanınan kişilerin yürütmesinde fayda vardı.»
Bu anlayış, birçok Şiilerin Zeyd'e karşı çıkmasına sebep oldu. Bağdadi'nin «el-Fark Beynelürak» adlı eserinde şunlar zikredilmiştir. Yine zeydilere göre aynı devirde iki bölgede iki ayrı imama biat etmek caizdir. Böylece her imam, kendisini imam ilân et¬tiği bölgede imam olarak kalır. Yeter ki Zeydîlerin saydıkları sıfat¬lara sahip olsun ve «ehlül Halli vel akd» tarafından başa getirilmiş olsun.
Ehlisünnet inancına en yakın düşünce içinde olan gruptur. Burada vurgulanmak istenen şudur. O günkü şia mimarları ehlibeytin gölgesinde görünerek kendi görüşlerinin ehlibeytin görüşleriymiş gibi propagandasını yaparak yaymaya calışmasıdır. İktidara getirmek istedikleri bir ehlibeyt mensubundan ziyade Şiilerin ehlibeyt adına oluşturduğu görüşlerin inanç akidesi haline getirilmesidir. Bunu sağlamak için de onlar adına destanlar yazmışlar, hadisler uydurmuşlar ancak, imamların görüşlerine itibar etmemişlerdir. Yani Şiacıların görüşü ehlibeyt imamlarının görüşü haline getirilirken emevilerin elinin ulaşamadığı ıslamın kültür merkezi sayılan Mekke’de canlı tutulan imamların diğer Müslümanların örtüşen görüşleri emevi saraylarında uydurulan anlayış yaftasına muhatap kılınmıştır. Bunları dikkate değer şeyler değimli?.!. İşte bu tür fitne hareketleri öncesi ve sonrasına küçük bir ışık tututacak tarihi gercekleri burada zikredersek hz Ali seven ve onun şiası olarak vasıflandırılan küfe halkı Hz. Ebu Bekir ve Hz Ömer’e son derece saygı duyar sever ve hayırla yad ederlerdi. Ancak belirli bir dönem sonra islam düşmanlarının ortaya attığı fitne meyvesini vermeye başladığında durum tamamen değişmeye yüz tuttu. Bu konuyu dile getiren tarihi vesikalara baktığımızda alt niyetli provakatif düşüncenin amacına ulaşmak için var güçleri ile calıştığını görmek mümkün olur. Mesela Muhammed b. Hümeyd, Cerir'den, O da Sufyan'dan, O da Abdullah b. Ziyad b. Hudeyr'den rivayet ettiğine göre Abbullah b. Ziyad b. Hudeyr şöyle diyor:
“Ebu İshak Es-Sübey'î Kûfe'ye geldi. Şemr b. Atiyye, birlikte yanına gitmemizi istedi. Yanına gittik ve sohbet ettik.” Ebu İshak şöyle dedi:
“Ben Kûfe'de iken istisnasız olarak bütün Küfe ehli Ebubekir ve Ömer'in (r.a.) faziletlerine inanıyor ve onları sair ashaba tercih ediyorlardı. Şimdi ise konuşabildikleri kadar konuşuyorlar. Vallahi ne dediklerine akıl erdiremiyorum.” Ebu ishak Osman'ın (r.a.) şehadetinden üç sene önce doğdu. Büyük alimlerden olan Ebu İshat uzun bir hayat yaşadı ve H. 127 de vefat etti. Ali'nin (r.a.) hilafeti esnasında çocuk olan Ebu İshak, Onun hakkında şöyle diyor:
Ali (r.a.) Kûfe'de mimberin üstünde hutbe irad ederken babam beni kaldırdı. Onu beyaz saç ve sakalıyla gördüm.
Ebu İshak'ın Kûfe'yi ilk defa ne zaman terkettiğini ve ondan sonra tekrar Kûfe'yi ne zaman ziyaret ettiğini bilseydik, Kûfe'deki alevîlerin Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) ne zaman tercih ettiklerini ve ne zaman terkettiklerini bilecektik.
Ali (r.a.), Küfede Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) medhederken aleviler de Tahkim (Hakem olayı) hadisesine kadar imamlarına muhalefet etmemişlerdir. Maalesef bu olaydan sonra haricîler ve onların bir fırkası olan İbâdiyye aynı istikamette kalmalarına rağmen alevîler imamlarına muhalefet ederek H. Birinci asırdan sonra Ebubekir ve Ömer (r.a.) hakkında ileri geri konuşmuşlardır.)
Damure, Said b. Hasan’ın, Leys b. Ebi Selim'den aşağıdaki, sözleri işittiğini nakleder. Leys (Leys b. Ebi Selim el-Kureyşi el-Kûfi, âlim olup İkrime'den hadis nakletmiştir. Ma'mer, Şube ve Sevri'nin hocalarındandır. Kûfe'nin en iyi âlimlerindendir. H. 143 te vefat etmiştir. ) şöyle diyor:
“İlk şiîleri gördüm. Onlar Ebu Bekir ve Ömer'e hiç kimseyi tercih etmiyorlardı.”
Ahmed b. Hanbel, Sufyan b. Uyeyne'den O da Halid b. Seleme’den, O da Mesruk'tan rivayet ettiğine göre Mesruk şöyle dâyor : “
“Ebubekir ve Ömer'i sevmek ve onların faziletlerini bilmek sünnettendir.”
Mesruk, Kûfe'de bulunan en büyük tâbilerden idi. Tavus da aynı görüştedir. Aynı rivayet, İbni Mesud'dan da nakledilmiştir. İlk şiîler elbette Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) tercih edecekler. Çünkü Emirulmü'minin Ali'nin (r.a.):
“Bu ümmetin peygamberlerinden sonra en hayırlıları Ebubekir ve Ömer'dir.” dediği sabit olmuştur.
Bu söz birçok yollarla nakledilmiş hatta seksen ayrı yoldon geldiği ayrıca beyan edilmiştir.
Buhari yukarıdaki sözü El Hemdaniyyen (iki Hemedanlı) hadisiyle sahihinde nakletmiştir. Bu iki Hemedanlı da Ali'nin (r.a.) en samimi arkadaşlarından idi. Öyle ki Ali (r.a.) bir şiirinde onlar hakkında şöyle diyor:
Cennetin kapıcısı olsaydım,
İki Hemadaniye selametle girin, derdim.
Buhari'nin, Süfyan-i Sevri'den, O da Munzir'den (bu iki zat da hemedanlıdır) O da Muhammed b. El-Haneîiye'den rivayet ettiklerine göre, Muhammed b. El-Hanefiyye (Ali'nin (r.a.) oğlu) şöyle diyor:
“Babacığıma Rasulullah'dan sonra insanların en hayırlısı kimdir? diye sordum. Ebubekir'dir dedi. Ondan sonra kimdir? Diye tekrar sorunca; Ömer'dir, dedi.”
Muhammed b. Hanefiyye'nin naklettiği bu sözler, bizzat babası tarafından ve açık olarak mimberde halka açıklanmıştır.
Yine Muhammed b. El-Hanefiyye'den rivayet edildiğine göre Ali (r.a.) şöyle diyordu:
“Beni Ebubekir ve Ömer'e (r.a.) tercih eden birisini bana getirirlerse, mutlaka Onu iftira cezasıyla cezalandırırım.”
Yin bu konu ile ilgili Allah (c.c.) şöyle buyurur:
“Muhammed Allah'ın elçisidir. O'nun beraberinde bulunanlar, inananlara karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü...” (Mâide: 5/54)
Rasulullah, şiddet ve merhameti birleştiriyor, adalete uygun olanı emrediyordu. Ebubekir ve Ömer'de (r.a.) O'na itaat ediyorlardı. Böylece Onların hareketleri kemâl-i istikametle gerçekleşiyordu.
Rasulullah vefat edince bu iki zat, ayrı ayrı Peygamberlerinin halifeleri oldular. Ama hem sahabenin hemde sahabeden biri olan Hz Ali nin kabul ettiği bu halifeleri dümenle yalanla ters yüz etmişlerdir.
Hakikatler böyleyken şiacılar düşmanlıklarını, Tarih boyunca kademe kademe sinsi sinsi etkin oldukları grupların içine sokmayı başarmışlardır. Ancak bugünün aydın şii düşünürleri bu sapkınlar ile hakikatleri bir birinden ayırtetmeye calıştığını da unutmamak gerek.
Sürecin tarihi gelişimini takip etmeye devam edersek;
Hz. Ali haince arkadan vurulduktan sonra kendisini vuran ibni mülcem'in öldürülmemesini" söyleyecek kadar gücü olmasına rağmen toplam 17 oğlundan hiçbirinin halife olmasını vasiyet etmemiştir. Böyle bir şeyi düşünseydi, onu da söyleyebilirdi. Şahadetinin ardından yerine büyük oğlu Hz. Hasan Halife seçildi.
Şii tarihçilerinden olan Isfehanî, Hz. Hasan’a ilk biat edenin Abdullah b. Abbas oldugunu söylemektedir.[ Ebû’l-Ferec el-Isfehanî (356/966), Mekâtilu’t-Talibiyyîn, (thk. Ahmet Sakar), Beyrut 1987, 52 ). Ancak Abdullah b. Abbas, Hz. Ali’nin Basra valisi idi ve o anda Kûfe’de olmayıp görevinin başında bulunuyordu.[ Ali Yasin, 122] Zaten Isfehanî Hz. Hasan’a ilk biat eden şahsin Abdullah b. Abbas olduğunu söyledikten sonra Muaviye tarafından Hz. Hasan’ın hâkimiyetinde bulunan kentlere casusların gönderildiğini, Kûfe’ye gönderilen casusun Hz. Hasan, Basra’ya gönderilen casusun da Basra valisi Abdullah b. Abbas tarafından yakalanarak idam edildiğini belirtmektedir.[ Isfehanî, Mekâtil, 54] Görüleceği gibi İsfehandı daha önceki söylediği ile tezada düşmekte bir noktada kendi kendini yalanlamaktadır ki bu da şii tarihçilerinin en büyük özelliğidir. Abdullah b. Abbas’in o tarihte Basra’da olduğunu kabullenmektedir. Ibn A’sem’in de Abdullah b. Abbas’ın Basra’dan Hz. Hasan’a mektup yazip, Muaviye ile savasa devam etmesini tavsiye ettiğini söylemesi de[Ibn A’sem, III/IV, 285] Abdullah’ın, Hz. Hasan’a biat ettiği tarihte Kûfe’de olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Hazreti Hasan babasının halifelik yaptığı dönemde de aktif çalışmaların içinde bulunmuş bir kişi olarak ülkenin içinde bulunduğu karışıklıkların sonucunun nereye doğru gittiğini görmekte bunun çözümü ve halifelik konusunda dedesi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in “Benden sonra hilafet 30 yıldır. Ondan sonra ısırıcı saltanat başlar.”, ” Benim bu oğlum seyyiddir, umulur ki, Allah bununla iki Müslüman kitlenin arasını bulacaktır.” sözleri gereğince muaviye ile anlaşma yaparak halifelik'ten 662 yılında çekildiğini bildirdi.
Hz. Hasan; muaviye (r.a) karşı “Kur'an’a ve sünnete uyması, şura kararlarına göre hareket etmesi ve Hz. Hasan yandaşlarından intikam almaması” şartlarını öne sürdü. Bunu kabul eden Muaviye (r.a), biat almak üzere Kufe’ye gitti. Orada Muaviye (r.a) halka hitap ettikten sonra minbere cıkan Hz. Hasan şöyle dedi;
"Ey Irak halkı! Benim gönlüm sizden soğudu. Babam Hz. Ali’nin sağlığında bunca muhalefetler ettiniz, bir gün O'nu gamsız bırakmadınız. Nihayet babamı öldürdünüz. Bana da bunca zahmet verdiniz; üzerime hücum eylediniz; beni yaraladınız. Henüz yaram iyileşmedi. Malımı yağmaladınız. Ey Irak halkı! Eğer siz ehl-i beyt-i Rasulullah'a eza kıldınızsa da Allah hıyanette bizimle sizin aranızda hâkim ve kâfidir. Şu halde ben Muaviye’ye biat ettim. Sizin biatinizden bizar oldum." dedi.
Daha sonra Muaviye ile yaptığı bir anlaşma ile ona biat etti. Bu anlaşmanın önemli maddelerinden birisi de "Muaviye kendisinden sonra kimseyi yerine tayin etmeyecek; aksine bu iş(hilafet), ondan sonra Müslümanların şurası ile tesbit olunacaktır" şeklindedir ki bir şii yazar olan Gölpınarlı da Tarih Boyunca islamm Mezhepleri ve Şiilik (istanbul 1979),377 eserinde bu görüşü paylaşmaktadır.
Hasan (r.a.)'dan sâdır olan en önemli şey Onun kendi isteğiyle babasından sonra ( Ali'nin (r.a.) vefatından sonra) Muaviye'ye biat etmesi ve halifeliğin bir şura tarafından seçilme şartı koymasıdır. Siacıların bu biata iştirak etmeleri hak olduğuna da inanmaları gerekirdi. Çünkü onlara göre bu biat masum olan bir zâttan Yani ikinci İmam Hz Hasan dan dan sadır olmuştur. Hâlbuki onlar bu biati inkâr ederek masum olan imamlarına muhalefet ettiler. Bu durum ancak iki şekilde izah edilebilir:
Ya oniki imamlarının masum olduklarına dair olan iddiaları yalandır. Ki böyle bir iddia ile bütün inançları sarsılmış olur. Çünkü masumiyet onlarda esastır.
Ya da Hasan’ın (r.a.) masum olduğuna inanıyorlar. Onun biati da masum bir kişinin amelidir. Fakat onlar bunu kabul etmezler. Masumun uygun gördüğüne muhalefet ediyorlar. Bunu da nesilden nesile aşılıyorlar. Şu halde masuma muhalefetleri küfürdür.
Meselenin özünde Hazreti hasan son derece ileri görüşlü gelişmelerde Allah ın muradını anlayan bir yapısı vardı. Hilafeti korkaklığından bırakmış değildi. Kendileri için hilafetten ziyade imametin ön planda olduğunu görmüştü. O günkü şartlarda gittikçe genişleyen İslam coğrafyasındaki cehaletinde arttığını görmekteydi. Bunun giderilmesi ilim adamı yetiştirilmesi görevinin birileri tarafından yürütülmesi gerektiğini biliyordu. Bu çalışmalarını sürdürürken genç yaşta Allahın rahmetine kavuştu. Hasan, ölümüne yakın kardeşi Hüseyin’e önemli mesajlar vermişti:
"benim anladığıma göre, Allah velayet ile hilafet'i bizde birleştirmeyecek!"
Sonra şöyle devam etmişti: "HZ. Ayşe'ye sor. Eğer izin verirse, beni dedimin yanına defnet. Ama karışıklık çıkarsa, vazgeç!"
Bunu Mervan haber alınca, "biz oraya kimseyi defnettirmeyiz," dedi. Bunun üzerine Hüseyin’in taraftarları silaha sarıldılarsa da, Hasan’ın sözlerini hatırlayarak savaştan vazgeçtiler. Hz.Hasan, baki mezarlığına defnedildi.
Hasan’ın velayet ve hilafet hakkındaki sözleri gerçeğin tam ifadesi idi!
Zaten bunu sezdiği için kendisi hilafet'ten vazgeçmişti!
Şiacıların ortaya koyduğu planlarına uymayan bu gelişmelerin nasıl ters yüze çevrildiğini, olaylara kılıf bulma adına gerçek tarihi nasıl saptırdıklarını artık sık sık görmeye devam edeceğiz.
Bu gelişmelerden Hz. Hasan ın mukaddes davadan yüz çevirdiği, emevilere karşı hasan ve hüseyinin farklı tutumları nedeniyle imametin tartışmalı hale geldiği anlamını çıkartan ve bunu hazmedemeyen Şiilerin bir kısmı Hz. Hasanı “müminlerin yüz karası” olarak ilan etmeye karar vermişlerdir. Şii düşünürlerden Nevbahati bu çelişkiler yüzünden şia inancını terk edenlerin değerlendirmesini şöyle bildirmiştir.
“Hüseyin şehit edildiğinde, taraftarlarında bir grup söyle demişlerdir: Hasan ve Hüseyin’in yaptıkları işi anlayamıyoruz; şayet Hasan’ın taraftarlarının çokluğuna ve güçlü olmasına rağmen Muaviye ile sulh yapıp savaşmaktan aciz olduğunu kabul etmesi gerekli ve dogru bir iş ise, taraftarları az ve zayıf olan Hüseyin’in, daha çok adamı olan Yezid’le, kendisinin ashabının tamamının ölümüne müncer olan muharebesi batıldır ve vacib değildir; çünkü şayet Hüseyin yezid’le savaşmaktan vazgeçip sulh taleb etseydi, Muaviye ile savaşmaktan vazgeçen Hasan’dan daha çok mazur görülürdü. Eğer hüseyin’in, kendisi, çocukları ve taraftarları katledilinceye kadar Yezit’le savaşması vacip ve doğru bir iş ise, yanında çok sayıda taraftarı bulunduğu halde Maviye ile savaşmayı bırakan Hasan’ın yaptığı iş batıldır. Bu yüzden bir kısım Şiiler, Hasan ve Hüseyin’in imametinden müşteki oldular ve onlardan ayrılarak diğer Müslümanların içine karışıp dağıldılar” bu düşünce yoğunlaşıp kendi inanclarından ayrılmaların sürdüğünü gören Şiacı stratejistleri bu durumu kurtarmak için düşündüklerinin tam tersini yapmak zorunda kalmışlar ve bu tartışmayı Hz Peygamberimize söylettirdikleri şu hadisle imameti kurtarmaya çalışmışlardır.
“Hasan ve Hüseyin huruç etmeseler de etseler de imamdırlar”!
Bunun akabinde Hazreti Hasan’ın yaptığı her şeyin Allah tarafından emredildiğini, halifeliği bırakmasının da Allah’ın emri ile yerine getirdiğini söyleyerek durumu perçinlemişlerdir. Konu ile ilgili Kuleynî: “Ebû Abdullah rivayet etmektedir; Vasiyet, yazılı bir metin olarak Muhammed’e indi. Vasiyet ile ilgili bu yazılı metin dışında Muhammed’e gökten mühürlü hiçbir metin indirilmemiştir. Cebrail dedi ki: “Bu Ehl-i Beyt’ine ümmet hakkındaki vasiyetindir.. Muhammed’in ölümünden sonra Ali o mektuptan ilk mührü açtı onunla amel etti. Sonra Hasan ikinci mührü açtı onunla amel etti. Onun ölümünden sonra Hüseyin üçüncü mührü açtı, orada sunun yazılı olduğunu gördü; savaş, öldür ve öldürül, insanları kendinle beraber saadet için götür. Sen olmaksızın onlara saadet yoktur. Hüseyin ölünce mektubu Ali b. Hüseyin’e verdi....” Kuleynî, Usulu Kafi, I-IV, (Farsça’ya trc. Seyid Cevat Mustafa), Tahran? II, 28-29
Artık bu sözden sonra Şiilerin; imamlar adına söyledikleri hiçbir inanc akidesi kimse tarafından tenkit edilemeyecek ve sorgulanamayacaktı. Çünkü her davranış o mühürlü mektuba göre yapılmaktaydı.
Konu ile ilgili bir başka haber Yezîd b. Humeyr b. Abdurrahman b. Cubeyr’in ağzıyla Hasan’a söylettirilen haberde “Arapların çoğunluğu bana itaat etmekteydiler. İstediğim ile savaşıyor, istediğim ile barış imzalıyorlardı. Ama ben bütün bunlara rağmen hilafeti Allah rızası ve ümmetin kanının dökülmemesi için terk ettim.”ifadesi de yukarıdaki hadisi tamamlaması için inşa edilmiş gibidir.
Yine şia üstadları Cemel, Sifin savaşlarında Hz. Ali ile Kerbela’da Hz.Hüseyin ile savaşmış olan Emevileri toptan cehenneme göndermek için, yine Hz. peygamberimize; ” Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’e söyle demiştir: “Sizinle savaşan kimsenin düşmanı, sizinle barış halinde olanın dostuyum”. Sözünü söyletmişlerdir.
Yine Hz Hüseyin in Hz Aişe’ye giderek Hz. Hasan’ın dedesinin yanına defnedilmesi konusunda müsaade istemesi ve izin alamaması üzerine; “Hüseyin (as) Aişe’nin [kendisine gitti ve onun talakını verdi. Çünkü Resulullah, kendi eslerini boşama yetkisini kendisinden sonra Emiru’l-mü’mîn’e [Hz. Ali] vermişti. O da kendisinden sonra Hasan (as)’a vermişti. Hasan da Hüseyin (as)’e vermişti. Resulullah [bu yetkiyi verirken de] söyle buyurmuştu: Eslerimin içinde Kıyamet günü beni göremeyecek olanlar, vasilerim tarafından talakları verilmiş olanlardır” diyerek saçmalamada ne derece zirve yaptıklarını görmek mümkündür.
Muaviye’yi Hz. Peygamberin minberinde görmeye tahammül edemeyen Siîler
bir taraftan Peygamberin Muaviye’yi lanetlediğini ve “Onu minberimin üzerinde görürseniz, öldürünüz” dediğini aktarırlarken, diğer taraftan, “Resulullah rüyasında Ümeyye oğullarının birbiri ardınca minbere çıktıklarını gördü. Bu rüya onu üzdü kendisini teselli etmek için yüce Allah Kevser suresini nazil buyurdu” iddiasında bulunmaktadırlar. Bir birinden iki ayrı duruşu ifade eden bu haberlerden ilki, daha erken döneme ait iken, ikinci haber ise Emevî hanedanına mensup halifelerin peş peşe iktidara geldikleri bir döneme aittir. Nitekim rivayetteki teslimiyet havası Emevîlerin güçlü olduğu dönemlerde uydurulmuş olduğunu göstermektedir. Ibnu’l-Esîr, hilafeti Muaviye’ye teslim ettiğinden dolayı eleştirilen Hz. Hasan’in kendisini savunmak için bu haberi kullandığını söylemektedir.
Yaşanmış olaylardan sonra yaşananlara kılıf bulma ve durumu kurtarma adına döndürmedik dolap bırakmamışlardır.
Yukarıda sadece bir kaçını aktarmış olduğumuz haberlerden de anlaşıldığı gibi, Hz. Hasan dönemi sonraki kuşaklar tarafından birçok kez restorasyona tabi tutulmuş ve “tarih kurgulayıcıları” tarafından birden fazla kurgulanmıştır. İste “tarihin geriye dönük olarak okunması”nın en güzel örneği olan, bu kurgu tarih içerisinden doğruyu bulup çıkarmak İslam tarih yazarlarının önündeki en büyük problemlerden biri olarak durmaktadır.
İslam dünyasında, Hz. Hasan'ın Kendisine Kufe ve ' Basra'da yaıpılan bey'atla tevdi edilen hilafeti Muaviye ile anlaşıp ona devretmesi üzerine bu işi tamamlanmış ve kapanmış bir mesele olarak telakki etmiştir. Bunun dışında Hz Hasan ın imamlığı konusunda bugünkü şia anlayışı doğrultusunda her hangi bir beyatı görmek o günlerde yazılan şii kaynaklarında da görmek mümkün değildir. Yukarda da bahsedildiği gibi özellikle büyük kayıp olarak nitelendirdikleri on ikinci imamdan sonra ayrıştırıcı türdeki kaynakları görmek mümkündür.
HZ Hüseyin dönemi ve sonrası gelişmeler
ilk Şii müelliflerinden olan Ebu Mıhnef (157/773), ed-Dineveri (282/895) ve Yakubi (292/904) kitabında; Hz. Hüseyin’in kardeşinin Muaviye ile yaptığı anlaşmaya karşı çıkmadığını, hatta kendi imameti ile alakalı Muaviye aleyhinde her hangi bir faaliyetde bulunmak şöyle dursun, bilakis, bu husustaki birtakım kıpırdanışlara fırsat vermediğini rivayet ederler. Mesela, Hz. Hasan'ın vefat haheri Kufeye ulaşınca, onların Kufe'deki taraftaları Süleyman b. Surad'ın evinde toplanarak, Hz. Hüseyin'e, Hz. Ali ve Hz Hasan’ın başlarına gelen musibetin intikamını almak üzre emrini beklemekte olduklarını hildiren hir mektup gönderirler (YiikCıbI, 2/216-7; Ehfı Mıhnef, 5-6.) Daha sonra Huier b. Adiyy'in mescitlerde Hz. Ali'nin kötülenmesi faaliyetine karşı çıktığı için öldürülmesi (51 /671) üzerine, Küfe'nin ileri gelenlerinden biri, hem hu haberi iletmek hem de Hz. Hüseyin'i getirmek maksadıyla Medine'ye gelir. Bu durumu haber alan Muaviye, Medine valisine Hz.Hüseyin'i rahatsız etmemesini; çünkü kendisine bey’at ettiğini bildiren bir mektup yazar. Ayrıca Hz. Hüseyin'e de, fitneyi seven kötü huyluların kendisini ayağa kaldırmaması tavsiyesinde hulunur. Bunun üzerine Hz.Hüseyin de ona hir mektup yazarak, "Ne seninle harbetmek istiyorum, nede sana karşı çıkıyorum" der. ed-Dineveri, bu olayı naklettikten sonra şunları da ilave eder (Dinenri, el.Ahbiir, 2,,4-25. )
"Ne Hasan ne de Hüseyin, Muaviye'nin hayatı boyunca. kendi şahısları adına ondan kötülük ve çirkinlik görmediler. Muaviye de , ne onlara şart olarak ileri sürdüğü şeylerden birini kesti ne de onların iyiliğine olan birşeyi değiştirdi".
Maamafih Hz. Hüseyin, Muaviye'nin iktidarı sırasında olanlara ses çıkarınayıp kendi köşesinde taat ve ihadetle vakit geçirmiş ise de, durumun 56/676 yılından sonra değişmiş olması muhakkaktır; çünkü bu yılda, Muaviye'nin oğlu Yezit’e bey’at edilmesini istemesi(Mes’udi'ye göre (3/27) beyat isteme yılı 59/679'dır. ), hemen bütün Müslümanlarda olduğu kadar Hz. Hüseyin’i de gönülden sarsmış Ve tedirgin etmiştir.
Muaviye, Küfe valisi el-Mugire b.Şu’be’yi azledip yerine Said b. El-As’ı vale yapmak ister. Ancak, bunu haber alan Muğire, derhal Şam'a gider ve Muaviye'nin oğlu Yezid'le görüşür. Ona, "Şüpke yokki Nebi (s.a.s.)'nin ashahı, Kureyş'in büyükleri ve yaşlıları gitmiş; onların oğulları kalmıştır. Sen de bunların arasında en üstünü, en isabetli görüş sahibi sünneti ve siyaseti en iyi bilensin. Bu yüzden Emiru’l Mü’minin’i(Muaviye), sana bey’at almaktan alıkoyan şeyi bir türlü anlamıyorum” der… Bu fikir Yezid’de olgunlaşınca, durumu babasına bildirir. O da Mugire’yi çağırarak işin aslını araştırır. Ve Yezid’e ne dediğini sorar. O da şu cevabı verir. “Ey Mü’minlerin Emiri! Osman’dan sondra kan dökülmesi ve ihtilafın neye mal olduğunu gördün. Yezidi senden sonra halif kıl ve ona bey’at al”…( lbnu'l.Esir, 3/503 v.d.; Tarihu'I-islam, 1/281; TaberI, 2/173 v.d. ) Böylece Mugire, şahsi menfaati icabı yalnızca altından kaymakta olan Kufe valiliği koltuğunu korumakla kalmaz, aynı zamanda islam dünyasına artık halifenin seçimle gelme geleneğini ortadan kaldırıp saltanat sistemine geçişin yollarını acmış olur. Elbette höyle bir durum. o zamana kadar Arapların ve Müslüman'ların anlayışlarına uygun olmadığı için yadırganacaktır. Ayrıca Yezid gerek inancı ve davranışları, gerek yaşayışı bakımından Müslumanların daima tenkit ettikleri ve hatta “fasık” saydyıkları biri idi.
Nitekim Mugire nin tesiriyle Kufe, Ziyad b. Ebihi nin korkusuyla Basra ve tabii başta Şam, Yezid’e beyat etmiş olmakla beraber, hala daha Müslümanların kalbi ve merkezi durumunda olan Medine nin böyle bir usulsuzlüğü ve hele Yezid gibi nefretle bakılan birinin halife namzedliğini kolayca kabul etmesi beklenemezdi. Muaviye de Mugire nin şahsi menfaati uğruna ortaya attığı bu korkunç derecedeki kurnazca oyunu siyasi dehasıyla ve bu fikrin muhaliflerini sabırla ve zaman zaman da hile ile yola getirmenin ince hesaplarnını yapar. Önce Medineye Vali yaptığı Mervan b.el-Hakem’e Yezid’den söz etmeksizin, bir mektup yazarak artık yaşlandığını ve ümmetin kendisinden sonra bir ihtilafa düşmesinden korktuğunu; bu sebepten kendisinden sonra yerine bir halef seçmeyi düşündüğnü ama işi Medinedekilerle iştişare etmeden bitirmek istemediği için durumu onlara arzetmesinini ve ona sunulacak teklifleri kendisine bildirmesini ister.
Burada net olarak görülüyor ki Muaviye her şeyden önce bir nabız yoklamakta ve Yezid in adını bildirmeden evvel Müslümanların yerine halife tayin etmesi fikrine yatkınlıklarını araştırmaktadır.
Mervan durumu halka arzeder onlar da uygun bulurlar. O da onların muvafakatının Muaviye’ye bildirir. Bunun üzerine Muaviye, Mervan’a bir mektup daha yazarak yerine halef kıldığı oğlu yezid’e beyat alması için kendisine güvendiğini söyler. Mervan mektubu mescitte okuyunca Müslümanlar dehşete kapılırlar heyecanlanıp öfkelenirler.
Nitekim Abdurrahman b. Ebi Bekr, Mervan'a, daha başlangıçta gerek kendisinin gerek Muaviye’nin yalan söylediğini, Ümmetin başına Babadan oğula geçen "Heraklins" sistemini getirmek istediklerini Söyleyerek hu teklife karşı çıkarken, Ahdulla. b h. Ömer, Yezid'in fasıklığından, Ahdullah b. ZuIıeyr ise Allah'a karşı gelene itaatın olmayacağından ve onun dini ifsad edişinden dolayı açıkça itirazda hulunurlar ve bey'atı reddederler. Bu gruha Hüseyn b. Ali b. Ebi Talib de dâhildir. Mervan, hu durumu Muaviye’ye intikal ettirir ve mezkûr şahısların Muhalefeti sehebiyle halkın bey'attan imtina ettiklerini bildirir. Bunun üzerine Muaviye, yine aynı yılda (56/676), Hicaz'a gider; Medine'de. bey' ata muhalefet eden dört kişi ile görüşiir. İbnu'z-Zubeyr, Muaviye'ye ya yerine kimseyi bırakmaksızın vefat eden Resulullah (s.a.s.)'dan sonra ashahın yaptığı gihi razı olacakları bir şahsı seçmesini, yahut Hz. Ehu Bekir'in yaptığı şekilde kendi soyu ile ilgisi olmayan Hz. Ömer gibi dinin direği olan birini vasiyet etmesini, yahut da Hz. Ömer'in yaptığı gibi, meseleyi altı kişilik hir şuraya hırakma; şeklindeki üç yoldan birini tercih etmesini söyler. Diğerleri de hu görüşe katılırlar. Ancak Muaviye, yaptığı işten dönmeyeceğini, şayet içlerinde hiri müsbet veya menfi herhangi bir Şey söyleyecek olursa kellesini uçuracağını söyleyerek, herbirinin arkasma silahlı birer adam diker ve onlarla birlikte minbere kadar gider. Sonra, "Bu topluluk kendilerine danışılmadan hiçbir şeyin yapılıp kotarılmayacağı Müslüınanların efendileri ve seçkinleri olan kimselerdir. İşte bunlar razı oldular ve Yezid'e hey'at ettiler. Siz de Allah'ın adı üzerine beyat ediniz 2;!" der. Bunların beyatını gözetmekte olan halk da beyat eder. Sonra o gidince, bunlara, "Hani beyat etmeyeceğinizi ileri sürüyordunuz; şimdi niçin razı oldunuz ve bey'at ettiniz?" deyince: onlar, "Allah'a and olsun ki bey'at etmedik" cevabını verirler. "Pekiyi sizi durduran neydi?" diye sorduklarında da, "Az daha öldürülmekten korktuk!" derler(lbnu'l-Esır, 3/505-51 ı. ) Böylece Yezid'e, mezkur dört kişi dışmda, halk tamamen bey'at etmiş olur.
Muaviye hayatta iken etrafındakilerinin telkini ile bir takım kötü huyları olan oğlu yezit’i yerine tayin etmeye kalktı ve Yezit’e Şam ve ırak halkının biat etmesini sağladı. Ancak, hicaz ahalisi yezid'e sonuna kadar biat etmedi. Yezitde bu bölge valilerini biat için zorlamadı. Muaviye, medine'ye gelerek Hüseyin ve yakınları ile konuştu. Onlar da muaviye'ye, "Hz. Muhammed'in veya ilk iki halife'nin yaptığını yapmasını" tavsiye ettiler... Yani yeni halife'yi şura tespit etsin, dediler.
Muaviye, bu teklifini kabul etmedi. Mescitte minbere çıktı, "tarafsızlar biat etti, siz de edin," diyerek halkı kandırdı. Onlar da yezid'e biat ettiler. Böylece Hüseyin hicaz'da da yalnız kalmış oldu. Etrafta peygamber zamanından kalan insan da pek kalmamıştı, bu da muaviye'nin işini kolaylaştırıyordu. Böylece 680 yılına kadar hüküm sürdü.
Muaviye hayatta iken halkı oğlu yezit’e biat ettirdiği için, ölümünden sonra bir kargaşa çıkmadı. Halifeliği döneminde ehlibeyt mensuplarına insaflı olması konusunda oğluğa tavsiyelerde bulunduğu söylenir. Bu hususla ilgili farklı kaynaklardan örnekler verilecek olunursa; Pakistan’ın büyük Tarih âlimi mevlana Abdüşşekur İlahi Mirzapuri, Şehadet-i Hüseyin isminde Urdu dilinde yazdığı ve sonrada farscaya da tercüme edilen kitabında, şii kitaplarındaki alıntılarla tarihi olaylara ışık tutar. Mesela; Kitabının On-birinci sayfasında
“Şii âlimlerinden Muhammed Bakır Horasani, [m. 1679 senesinde vefat etti.] Cila-ül-uyun kitabının 321. sayfasında: “Muaviye vefat edeceği zaman, oğlu Yezide şöyle vasiyet etti: İmam-ı Hüseyin’in Resulullaha yakınlığını, Onun mübarek kanından olduğunu biliyorsun. Irak halkı Onu kendi yanlarına çağırırlar. Sana yardım edeceğiz, derler. Yardım etmezler. Onu yalnız bırakırlar. Ona galip olursan, kendisine hürmet et. Sana yaptıklarına karşılık, Onu hiç incitme! Benim Ona olan iyiliklerimi sen de yap!”
Şii tarihçilerinden Muhammed Taki han, [m. 1879 senesinde vefat etti.] Farisi, Nasih-üt-tevarih kitabında: “Nasihatinde şunları da söyledi: Oğlum, nefsine uyma! Allahü teâlânın huzuruna, Hüseyin bin Ali’nin kanına bulanmış olarak çıkma! Yoksa sonsuz azaba yakalanırsın! (Hüseyin’e hürmette kusuru olana, Allahü teâlâ bereket vermez!) hadis-i şerifini unutma!” Yine bu tarihin 38. sayfasın; “İmam-ı Ali’nin yanında olanlar, yani Şiiler, Şam’a gelirler, Muaviye’yi kötülerlerdi. Muaviye, böyle söyleyenlere bir şey yapmaz, kendilerine (Beyt-ül-mal’dan bol ihsanda bulunurdu.”
Cila-ül-uyun Şii kitabının 323. sayfasında diyor ki:
(İmam-ı Hasan bin Ali dedi ki, Muaviye, etrafımdaki yardımcılarımdan, vallahi daha iyidir. Çünkü bunlar, bir yandan Şii olduklarını söylüyorlar. Bir yandan da, beni öldürmek, mallarımı almak istiyorlar.)
Yani sözün kısası babasından bu tür vasiyetleri alan Yezid sonunda halife oldu...
Ancak içi rahat değildi. En büyük endişesi, kendisine biat etmeyen Hz.Ali'nin oğlu Hüseyin, amr'ın oğlu Abdullah ve Zübeyir’in oğlu Abdullah idi.
Amr, muaviye'nin kurnaz hakem'i idi. Ama oğlu ne muaviye'ye ne de yezid'e yakın olmuştu.
Yezid, medine valisi ebu süfyan'ın torunu velid'e bu kişilerden derhal biat almasını emretti. Eski medine emiri mervan da velid'e "eğer etmezlerse, onları öldürmesini" tavsiye etti.
Hüseyin, "biz gizli biat etmeyiz. Halkı topla onların huzurunda biat olayı gercekleşsin," dedi. Velid halkın hüseyin'in konuşmasından etkileneceğini düşünerek kabul etmedi. Ancak hüseyin'in kendisine cevap vermek için geldiği saraydan çıkmasına izin verdi.
Hüseyin ve iki arkadaşı o gece yanlarına kardeşlerini, ailelerini ve yakınlarını da alarak medine'den ayrıldılar. Mekke'ye gittiler. Geride sadece hüseyin'in kardeşi muhammed bin hanife, yani hz. Ali'nin başka bir kadından olan oğlu kaldı.
Hz Hüseyin Kûfe’ye onların kendilerine yaptıkları davet üzerine gidiyordu. Ailesini yanında götürmesinin sebebi, Küfe’ye yerleşmek; kendisine biat edecek olan Küfelilerle davasını daha geniş kesimlere yaymak ve mücadelesine orada devam etmek için gidiyordu. Mekke'ye yaklaştıklarında ashab'tan abdullah bin muti, "uğurlar olsun! Mekke'ye ulaştıktan sonra sakın kûfe'ye gitmeyesin! Baban orada şehit oldu, kardeşin hilafet'i orada bıraktı, harem-i şerif'ten ayrılma," diye nasihat etti. Allah’ın hikmeti hüseyin bu nasihate kulak vermedi
Yezid'in üzerlerine gönderdiği kuvveti, zübeyr'in oğlu abdullah yanındakilerle yendi. Bu arada kufeliler haber gönderip hüseyin'i davet ettiler. Abdullah bin amr, hüseyin'e,
- "gitme! Çünkü Allah, resulullah'ı dünya ve ahıret'ten birini seçmekte serbest bırakınca, o ahıret'i seçmişti. Sen onun etinden bir parçasın. Dünya'ya nail olamazsın." Demişti
Abdullah b. Abbas ve İbn Ömer gibi zatlar Hz. Hüseyin’e Kûfe'ye gitmemesini, zira Kûfe halkının itimatsız olduğunu söylemişlerse de onu kararından vazgeçirememişlerdir. Nitekim Abdullah ibni abbas
"ey amcamın oğlu! Ben kûfe halkından korkarım. Gaddardırlar. Sen hicaz halkının efendisisin. Mutlaka buradan çıkacaksan, bari yemen'e git. Ora halkı babanı sever,"
Dedi.
Ancak kufe halkı ısrarla Hüseyin’i çağırınca, o da yola koyuldu. Halbuki hz. Hüseyin'i ikaz edenler onun gerçek dostu, gerçek şia'sı idi!.. Şia'yı dinlemesi gerekirdi...yolda kendisine 30.000 kişi biat etti.
Hüseyin yola belki de halife olmak için çıkmamıştı. Onun iktidarı ele geçirme sevdasıyla hareket ettiğini söylemek büyük bir haksızlık olacağını kanaatindeyim. Nitekim İbn Esir’in el-Kamil fi't-Tarih'inde. “Hz. Hüseyin'in, zâlime karşı çıkmak gerektiği yoksa Allah’ın karşı çıkmayanı da zâlimle birlikte aynı yere koyacağını bildiren bir hadis naklettikten sonra şöyle dediği kayıtlıdır: “Yezid ve İbn Ziyad, devamlı olarak şeytana uymaktadırlar. Allah’a ibâdet etmeyi bırakıp devamlı fesat çıkarmış, Allah’ın kanunlarını işlemez hale getirmişlerdir. Devletin hazinesini kendi aralarında paylaştırmaktadırlar. Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılmaktadırlar. Bunu kabul etmeyip karşı çıkmak ise herkesten önce benim vazifemdir.” Dediği, Şia kaynaklarında da Hz. Hüseyin’in üvey kardeşi Muhammed bin Hanefiyye’ye emaneten bir mektup bıraktığı, bu mektubunda “Benim bu yolda doğruluğu emretmek ve kötülükten sakındırmak, ceddimin sünnetini ihya etmekten başka bir amacım yoktur” dediği yazılmaktadır.
Bu arada yezid halkın şikâyet ettiği Numan bin beşir'in yerine Abdullah bin ziyad'ı kufe'ye vali tayin etmişti. Abdullah gelir gelmez durumu kontrol altına almış, hüseyin'i bekleyen topluluğu dağıtmış, başlarında bulunan Hüseyin’in amcaoğlu Müslim’i de idam etmişti.
İdam haberi gelince, Hüseyin’in yanındakiler de dağılıp gitti. Hz. Hüseyin'i de yalnız bırakan Kûfeliler, daha sonra Müslim'in şehit edilmesinde de onu korumakta zayıf davrandıkları ve yalnız bıraktıkları görülür. Desteklemeye söz verip sonra sözünü tutmayan bu insanlar sempatizan'dan öte değillerdi. Aralarında Hüseyin’in yoluna başını koyacak kişi pek yoktu.. Sonuçta sadece ailesi (ehl-i beyt) ve çok yakınları kaldı... Ki işte asıl bunlara şia demek gerekir. Can dostu anlamına kabul edilebilir... Ama hala ortada bir mezhep ayrılığı filan yoktu. Bırakıp gidenlerin de şialıkla bir alakası yoktu.! ama hep bunu yapıyorlardı önce iyi niyet ve büyük bir arzu ile çağırıyor söz veriyor, zoru görünce direnemiyor destek vermekten vazgeçip acı olaylara sebep oluyorlardı.
Ama Hüseyin (ra.)yola cıkmıştı bir kere onun için bu yol dönüşü olmayan bir yoldu. Duruma bakılırsa dönmesi gerekirdi. Akabe'ye yaklaştığında bir arap şahıs, hüseyin'i karşıladı ve
- "Allah aşkına geri dön! Çünkü kılıçların üstüne gidiyorsun,"
Dedi. Hüseyin de,
- "dediğin, bana gizli değildir. Ama Allah’ın emrine kimse karşı gelemez,"
Diye cevap verdi... Bundan da anlıyoruz ki, hüseyin başına gelecekleri biliyordu!.. O sadece ilahi takdir'e uydu.
Kûfe yakınlarında hurr adındaki yezid'in komutanı, emrindeki 2000 asker ile onlara yetişti. Hüseyin,
- "ben buraya sizin davetnamelerinizle geldim. Eğer siz döndünüzse, ben de döner giderim,"
Dedi... Hurr,
- "benim davetnâmelerden haberim yok. Sizi Abdullah’ın huzuruna götürmek için emir aldım,"
Diye cevap verdi... Hüseyin belki de yanındakileri tehlikeye atmamak için, dönmek istedi. Ama izin vermediler!.. Abdullah bin ziyad'ın emriyle de susuz bir yerde, kerbelâ diye bilinen mahalde konaklattılar. Sonra 4000 asker daha geldi.
Abdullah,
—biat etmezlerse su vermeyin,
Dediği için kendilerine su verilmedi. Böylece çoluk çocuk 8 gün orada susuz kaldılar. Sonra gene Abdullah’ın emri ile askerler üzerlerine saldırdı. Hüseyin izin vermesine rağmen, kimse onu terk etmedi.
Rivayete göre yanında 72 kişi vardı. 6000 askere karşı tertibat aldılar. Hurr yaptıklarından pişman olmuştu ama, artık komutan değildi, yeni komutan sad ibni vakkas'ın oğlu amr idi. Durumu değiştiremeyen hurr, atını sürüp Hüseyin’in yanındakilere katıldı!..
Bir sürü olaylar, teke tek vuruşmalar, acıklı konuşmalardan sonra muharrem ayının 10. Günü Hüseyin ve yanındaki erkekler ve kadınlardan bazıları çarpışmalarda şehit oldu. Diğer kadınlar ve üç oğlu kurtuldu... Bunlardan zeynel abidin o tarihte 20 yaşında idi.
Şehit olanlar arasında Hüseyin’in oğulları ali ekber ve Abdullah;
Hasan’ın oğlu ebubekir ve kasım; hz. Ali'nin 6 oğlu, yani kendisinin kardeşleri olan Abbas, Cafer, Abdullah, Osman, Muhammed ve ebubekir; amca oğlu (hz. Ali'nin kardeşi Cafer’in oğlu) Abdullah’ın oğlu avn ve Muhammed ve yine amcası (hz. Ali'nin kardeşi) âkil'in oğlu Cafer ve abdurrahman; yine amca oğlu Abdullah; amca oğlu (hz. Ali'nin kardeşi âkil'in oğlu) müslim'in oğlu Abdullah; ve ebu Sait’in (amca âkil'in oğlu) evlâdı Muhammed de vardı.
Nihayet amr'ın komutası altında savaşan şemir adlı mel'un kişi şehit düşmüş olan Hüseyin’in başını kesti. Alıp yezit’e götürdü.
Yine bu acem tarihinde diyor ki:
(Zecr bin Kays, Hz. Hüseynin ölüm haberini Yezide getirince, başını eğip, bir zaman durdu. Sonra, (Onu öldüreceğinize, Ona itaat etseydiniz, iyi olurdu. Ben orada olsaydım Onu af ederdim) dedi. Mahdar bin Salebe İmam-ı Hüseyin’i kötülemeye başlayınca, Yezid yüzünü asıp, (Mahdarın anası böyle zalim ve alçak çocuk doğurmasaydı. Allah, Mercanenin oğlunu [İbni Ziyadı] kahr eylesin) dedi. Şemmer, imam-ı Hüseyin’in mübarek başını Yezide getirip, (İnsanların en iyisinin çocuğunu öldürdüm. Bunun için, atımın heybelerini altınla, gümüşle doldurmalısın) deyince, Yezid çok kızdı ve (Allah heybelerini ateşle doldursun! İnsanların en iyisini niçin öldürdün? Def ol. Git karşımdan. Sana hiçbir şey verilmez) dedi.)
Şiilerin Hulasat-ül-mesaib kitabının 393. sayfasında diyor ki:
(Yezid, herkesin yanında ağladığı gibi, yalnız kaldığı zamanlarda da çok ağladı. Kızları ve hemşireleri de beraber ağladılar. İmam-ı Hüseyin’in mübarek başını altın tasa koyup, (Ey Hüseyin! Allah sana rahmet etsin! Ne hoş gülüyorsun) dedi.
Cila-ül-uyunda diyor ki:
(Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytini kendi sarayına yerleştirdi. Çok ikram etti. Sabah, akşam yemeklerini imam-ı Zeynelabidin ile beraber yerdi.)
Hulasat-ül-mesaibde diyor ki:
(Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytine, (Şam’da benim misafirim olarak kalmak mı, yoksa Medine’ye gitmek mi istersiniz?) dedi. Ümmi Gülsüm, tenha bir yerde matem yapmak istiyoruz) dedi. Yezid, sarayında geniş bir odayı bunlara verdi. Burada bir hafta matem yaptılar. Yezid, sekizinci gün, Ehl-i beyti çağırıp, arzularını sordu. Medine’ye gitmek istediler. Çok mal ve süslü hayvanlar ve ikiyüz altın verdi. Her ihtiyacınızı her zaman bildirin, hemen gönderirim, dedi. Numan bin Beşiri, beşyüz süvari ile bunların emrine verdi. İzzet ve hürmetle Medine’ye gönderdi.) şeklinde rivayetlerin olduğu gibi başka rivayetlerde mevcuttur. Yezid'in bu hususta samimi olduğunu söyleyebilmek fevkalade şüphelidir; çünkü. o, İbn Ziyad" Şemir ve diğerlerinin Hz. Hüseyin'i şehid etmiş olmalarına gerçekten üzülmüş olsaydı, onu ve diğerlerini hiç değilse valilikten ve kumandanlıktan azıcderdi.
Doğrusunu Allah bilir. Burada haksızlık ve zulüm içinde olan yezidin avukatlığına soyunmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Halifelik peşinde olan Yezid, hüseyin'in oğlu 4. İmam zeynel abidin'i ve diğer esirleri medine'ye geri yollamıştır. Bir rivayetde gecen anekdota yer verilirse;
Hz. Hüseyin Yezitle ilgili,
"benim babam onun babasından, benim anam onun anasından, benim ceddim, onun ceddinden hayırlıdır... Ben de ondan hayırlıyım. O halde halifelik benim hakkımdır,"
Demiş... Yezit de onun hayır konusundaki sözlerinin haklı olduğunu söylemiş, ancak,
"kalellahü mülikül mülk, tüetil mülk mentena"
Ayetini hatırlamasını söylemiş
Yani mülk Allah’ındır. İstediğine verir!. Tarih sayfalarında görünen o ki, HZ. Hüseyin kufe'ye giderken şehit olacağını ama ilahi takdir'e karşı gelinemeyeceğini de biliyordu!. Allah ona ve ceddine rahmet etsin Şefaatlerine nail eylesin.
Her ne olursa olsun Hz.Hüseyin'i tamamen mazlum olarak şehid edenlerin haklı veya mazur görülebilecek hiçhir tarafları bulunmamaktadır. Yezid ve adamlarının Müslümanlığa ve insanlığa sığmayan adilikleri ile gerçekleştirilmiş Kerbela faciası, İslam tarihinde tüyler ürperten hu feci olayın vuku buluşundan kısa bir süre sonra ortaya çıkmaya başlayacak hemen bütün hareketlerin sebebi veya bahanesi olmuştur. Nitekim hu korkunç hadiseden sonra, Hz.Ali ve oğullarının haklarını aramak bahanesine sığınan birtakım maceraperestlerin başlattığı bazı hareketlerin nedeni olmuştur.
Hz. Hüseyin'in ve Hz. Hasan’n vefatından sonra iman olarak insanların ona beyat Edildiğine dair, muahhar( sonradan yazılmış) Şii eserlerini bir yana bırakacak olursak, ilk Şii kaynaklarda herhangi hir rivayete rastlamak mümkün değildir. Her ne hikmetse bu konular şii kaynaklarına çok sonraları girmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)